Tuesday, March 20, 2012

altın bamya

bundan birkaç ay önce bir ingiltere ligi karşılaşmasında uruguaylı luis suarez, fransız patrice evra'yla ateşli bir tartışmaya girdi. evra'nın maç sonrası şikayetine göre suarez kendisine defalarca "negro" demişti. karar, suarez'in bu kelimeyi gerçekten kullandığıydı ve bu, kendisine uzunca bir ceza olarak geri döndü. ancak bu karar ortalığı sakinleştirmedi: suarez'in ırkçı saiklerle hareket etmediği ve uruguay'da "negro" kelimesinin günlük argonun bir parçası olduğu savunmasına güvenen taraftarları tepkilerini evra'ya yönelttiler. tribünler ve sosyal medyada fransız'a yönelik tepkiler bir sele dönüştü. işin acısı bu nefretin dozu zaman zaman ırkçılığa da varıyordu. "güzel oyun"dan ırkçılığı söküp atmak isteyenler dolaylı olarak çok daha büyük bir ırkçılık bombasının pimini çekmişlerdi.

ırkçılığın, cinsiyetçiliğin, ayrımcılığın karşısına dikilmek önemli elbette. ancak bunu yaparken militanlaşmaktan da uzak durmak gerekiyor zira karşı olduğunuz şeyin daha yüksek kuvvette yeniden üretilmesi tehlikesi barındırıyor. bir diğer tehlike ise bilinç altında bir tarafı "korunmaya muhtaç" olarak kodlanmaya itmesi ve dolayısıyla ön kabul olarak iki tarafın eşit sayılması gerekirken ayrımcı statüleri belirginleştirmesi.

ben altın bamya ödüllerine baktığımda bu iki tehlikeyi görüyorum yıllardır. sinemada erkek egemen bakışa tepki olarak ortaya konan bu ödüller bence eşitlikçi bir manifestonun değil, "ultra-feminist" bir bakışın hizmetinde. sinemada erkek egemen bir bakışı eleştirmek ve kadın karakterlerin sinemada temsilini teşvik etmek başka bir şey, "sen kadına böyle bakmışsın" diye parmak sallamak başka bir şey.

alin taşçıyan "bütün kahramanların erkek, bütün kadınların da onun sevgilisi / karısı, kurtardığı kişi ya da onu ağına düşürmeye çalışan dişi örümcek olduğu filmler" olarak özetliyor altın bamya'nın neye karşı olduğunu. fakat bir yönetmenin sanatsal tercihi sonucu hikayesini erkeklerin üzerine kurması, gerekirse kadınları arka plana koyması kendi başına kötü bir şey midir? bu bakışla martin scorsese'den orson welles'e, woody allen'dan stanley kubrick'e pek çok büyük üstad "altın bamyalık" filmler mi çekmişlerdir? yoksa altın bamya ekibi güzel bir niyetle yola çıkıp çizgiyi çok erken çizdikleri için kurunun yanında yaşı da yakmaktadırlar?

"altın bamya"nın bu yılki galibi "kaybedenler kulübü" olmuş. benim çok sevdiğim bir film olmasından bağımsız bakmaya çalışıyorum. geçmiş yılların galiplerinden "recep ivedik" gibi tek iddiası komik olmak olan (bence bunda da feci çuvallayan, ama dört milyonu düşünürsek beni haksız çıkaran) bir filmin kamerasını ana karakteri dışındaki herkesi tek boyuta indirgemesinden "seksizm" devşirmek fazla zorlama olmuyor mu? ya da "romantik komedi"nin kadın ana karakteriyle yine bu ödüle koşması altın bamya akademisi'nin kadın karakterin de nasıl olması gerektiğine dair kalın çizgilerinin olduğunu, bunun da sanatta bir tek tipleşmeye işaret ettiğini düşünmüyor muyuz?

"kaybedenler kulübü" bir erkek dünyası filmi. iki ana karakterinin, kendilerini yakından takip etmiş olanlar için fazlasıyla da tanıdık olan hikayesini anlatıyor. o dünyada kadınlar var, her şeyin ilerleyişine de son derece etkililer. ama son kertede hikayenin gelişimi akademiyi memnun etmediği için ödülü aşk etmişler filmin suratına. ancak "kaybedenler kulübü," çağan ırmak filmleri, "romantik komedi," "kurtlar vadisi" veya "recep ivedik"ler kolay hedef. nuri bilge ceylan'ın tamamen erkeklerin dünyasını resmettiği filmde görünen (ve görünmeyen) tüm kadınların da o erkeklerin eşleri olduğu muhteşem "bir zamanlar anadolu'da"sını neden aday yap(a)mamışlar acaba? eğer bunu yapabilselerdi o zaman akademinin samimiyetine inanırdım. bu haliyle geçmiş senelerde olduğu gibi bu sene de verdikleri "ödülün" temel kriterinin "hoşumuza gitmedi" olduğunu hissettiriyorlar. zaten bu yüzden ilk seneden beri futboldan çalma bir deyişle "düşünce güzel ama vuruş kötü" bir organizasyon olduğunu düşünüyorum altın bamya'nın.

cinsiyetçilik çok kötü bir şeydir ama cinsiyetçilik polisliği de az çirkin şey değildir. altın bamya'nın dört yıldır yaptığı işte bu ikincisi.

Tuesday, March 6, 2012

bu bir 80'ler partisi değil: vcmg & pet shop boys

synth'leri popüler müziğe ilk sokan adamlardan birisi olarak elektronik müzik ansiklopedilerinde kendisinin önemli bir yeri olabilir ama vince clarke çağdaş sound'ları pek de takip eden birisi değilmiş. en azından plastikman (nam-ı diğer richie hawtin) kendisinden "elektrostatik"i mix'lemesini isteyene kadar haşır neşir değilmiş bu türle. beatport dünyasına dalışı böyle olmuş, daha sonra duygunun sözlerle değil beat'lerle verilmesi ilgisini çekmiş.

olayların bu şekilde ilerlemesi, bize vcmg'yi getirdi. vince clarke minimal techno'ya merak sarıp bu tarzda bir şeyler yapmak istediğinde kendisine eşlik edecek bir isim düşündü. ilk aradığı numara da martin gore'unkiydi. "bir techno albümü yapmak istiyorum, var mısın yok musun?" diye sordu, olumlu yanıt aldı. böylece depeche mode'un orijinal kadrosundaki iki isim yaklaşık 30 yıl aradan sonra ilk defa bir araya geldi. ama bu bir araya geliş pek fiziksel bir birlikteliğe işaret etmiyor zira ikili albümün promosyonuna kadar hiç bir arada bulunmadı, mail yoluyla işlerini geliştirdiler.

birkaç ep'nin arkasından gelen ilk albüm "ssss" önümüzdeki hafta çıkıyor. dün itibariyle çeşitli internet sitelerinde stream'e sunuldu. clarke ve gore'un birlikteliğinden depeche mode esintili büyük nakaratlar, sert ve melankolik bir hava bekleyenleri bir kez daha uyarmış olayım: bu bir synth-pop albümü değil. ikili çok şık bir ses işçiliği sergilemişler ve parlak bir sound tutturmuşlar. benim favorilerim "single blip", "spock" ve "bendy bass" oldu.

trendlerin üç-dört yılda bir değiştiği pop aleminde, hem de sound'ların evriminin çok hızlı gerçekleştiği elektronik bazlı bir müzik yaparken, 30 yıl gündemde kalabilmek kolay değil. pet shop boys'un sırrı en başta nefis pop melodilerinde ve neil tennant'ın benzersiz vokallerindeydi şüphesiz. ama bir yandan müziklerini güncel ve zamana uygun (relevant) tutabildiler. bunun da ipuçlarını her stüdyo albümünden sonra gelen sürpriz işlerde bulunabilir. öyle ki, bir psb hayranı grubun her stüdyo albümünden sonra bir remix veya b-side toplaması geleceğini, onların da üç dakikalık pop single'larından ziyade uzun dans parçaları içerdiğini bilir. "disco", "disco 2" diye dörde kadar giden albümler, "alternative" ve aslında toplama albüm olmamasına karşın bu grupta değerlendirilebilecek ve dönemin pop müziği için çok radikal bir adım olan "introspective" işte pet shop boys'un "ilerici" yanını resmeden işlerdi.

geçtiğimiz haftalarda yayınlanan pet shop boys albümü "format" da bu yolun yolcusu. "bilingual"dan (1996) "yes"e (2009) kadarki dönemde çıkardıkları single'ların b-side'larını toparlayan iki cd'lik bir kayıt bu. "in the night '95" gibi 90'ların piano house parçalarını andıran vokalsiz işler de var, "disco potential" gibi electro numaraları da, "i didn't get where i am today" gibi hit potansiyelli pop şarkıları da. iki tane ortak noktaları var ki bu aynı zamanda pet shop boys'u bu kadar vazgeçilmez yapan şeyler: birincisi çok ince şarkı yazarlığı eseri olmaları, ikincisi ise çıktıkları dönemin eğilimlerini yansıtmalarına karşın bugün de hiç bayatlamamış halde durabilmeleri.

Sunday, March 4, 2012

colin stetson


caz ve virtüözite belli bir mesafeden baktığım iki kavramdır müzikte. cazı severim ama sıkı bir dinleyicisiyim desem, gerçek takipçilerine ayıp etmiş olurum. virtüözite ise müzikte bir gereklilik, ama dinleyici olarak pek haz aldığım bir şey değil. şöyle açıklayayım, enstrümanların sınırlarını genişletmek adına virtüözler gerekli, ama ben bir dinleyici olarak virtüözlerin yaptıklarının müzikten ziyade spor olmaya başladığı anda iletişim kuramamaya başlıyorum.

colin stetson hem bir virtüöz, hem de avant-garde bir caz müzisyeni olmasına karşın kendi adıma 2011'in en iyi keşiflerindendi. aslında bon iver, arcade fire, tv on the radio gibi pek çok mühim indie grubuna nefesini bahşetmiş olan stetson'ı, yıl sonu listeme kıl payı almadığım "new history warfare vol. 2: judges"la tanıyıp sevdim. "dairesel nefes" (circular breathing) denen bir üfleme tekniği ve mikrofonlama numaralarıyla saksofonu daha önce duymadığımız şekilde kullanıyor stetson. bu şekilde tekrara dayalı melodileri elektronik loop'lar gibi tınlıyor. örneğin, saksofonunun üzerine koyduğu mikrofonlarla parmakları bir ritim altyapısı tuttururken üflediği melodilerle de tek kişi/enstrüman ve tamamen analog koşullarla muazzam zenginlik ve özgünlükte bir sound yakalamış oluyor.

dün colin stetson'ın doğumgünüymüş. geçen yıl boyunca sıkça dinlediğim bir müzisyene de bu vesileyle bu blog'da ilk defa yer vermek istedim. aşağıda "judges"ın canlı bir performansının videosu var. belki önce müziğini dinleyip sonra videosuyla hayrete düşmek daha iyi olur ama yine de iyi bir başlangıç olabilir bu performans. iyi ki doğmuş stetson.

Tuesday, February 28, 2012

!f istanbul 2012 günlüğü #2

eğer klasik "festival uzatmaları"nı saymazsak, !f istanbul bitti, hatıralar arasına güzel film anları bıraktı ve gitti. festivalin ilk günlerinde izlediğim filmleri daha önce yazmıştım, günlüğü tamamlayalım.

* 2003 yapımı "tarnation"ı hatırlar mısınız? jonathan caouette'i dünya çapında üne kavuşturan, birkaç yüz dolarlık maliyetiyle sinemada bir köşetaşı sayılan bir filmdi, türkçe çevirisiyle, "kahrolası." caouette çocukluğundan beri bir şekilde biriktirdiği kamera görüntüleri, fotoğraflar ve telesekreter kayıtlarını kendi bilgisayarında kurgulamış ve kendi büyüme hikayesini, aile sorunlarını ve en vurucusu, annesinin şizofreniyle mücadelesini müthiş bir samimiyetle gözler önüne seriyordu. "tarnation" sonrasında kendi başına çektiği ilk uzun metraj belgeseli "kaçak renee"de caouette, hikayesini sekiz yıl önce bıraktığı yerden devam ettiriyor. annesini bıraktığı bakımevinden alıp new york'a getirmesi bir yanıyla çok güzel bir yol hikayesi, bir yanıyla da şizofreni üzerine bir belgesel. veya aile üzerine. veya hayat üzerine. caouette arşiv görüntüleri ve "gerçek" anları kurgulama konusunda çok ustalaşmış. ilk filmi izlememişler merak etmesin, geri dönüşlerle desteklediği filmi kendi başına ayakta duruyor zaten.

artık doğan bir çocuğun ilk ağladığı andan itibaren video kayıtları olduğu için, caouette'in yaptığını önümüzdeki yıllarda yapan mutlaka çıkacak. ama onun kadar sinema duygusu taşıyanı, konusuna incelikli yaklaşanı ve hayatına dair olan biten en mahrem konuları samimiyetle perdeye yansıtabileni çıkar mı bilmiyorum. caouette'in festivale teşrif edeceği söyleniyordu ama bir sebepten gelememiş. keşke gösterimde olsaydı. elini sıkıp, "walk away renee" kadar müthiş bir film yapabildiği için teşekkür etmek isterdim kendisine.

* "ailecek" 2000'ler ortasında amerikan indie'sinin folk kanadından üç önemli ismin birlikte çıktığı bir turneyi konu eden bir belgesel. devendra banhart, joanna newsom ve vetiver'dan andy cabic'in amerika'da küçük kulüplerde turluyorlar. dinleyiciler için rock müziğin en keyifli, en gizemli, en büyülü yanı gibi görünen turnelerin arka tarafında neler döndüğünü açıkça ve samimiyetle resmediyor. belgeselin tek negatif yanı kayıtların aslında 2004'te yapılmış olması. filmin sonlarında "bu turneyi bir daha yapamayız" diyor ekipten birisi, "çünkü bir sonraki sene hepiniz daha ünlü olacaksınız, daha büyük yerlerde çalacaksınız." çok doğru bir öngörü. bahsi geçen müzisyenlere ve janra ilgi duyuyorsanız izlemelisiniz.

* bundan birkaç ay önce gazetede genel yayın yönetmenimiz murat yetkin, "tarihe tanıklık ediyoruz" demişti. gerçekten de ileriki yıllarda tarih kitaplarına geçecek olaylarla dolu zamanlardan geçiyoruz. arap baharı'nın en kilit noktalarından birisi olan, mısır'daki devrimi düşünün, tarih kitaplarından, belgesellerden öğrenebileceğimiz bir olayı haberlerde izledik. "tahrir 2011: iyi, kötü ve politikacı" devrimi üç farklı açıdan anlatıyor. birincisinde tahrir'den protestocu manzaralarına eğiliyor; tamamen tanıklıklar ve amatör arşiv görüntüleriyle son derece ham, "birinci elden" bir işe imza atıyor. ikinci bölümde karşı tarafa geçiyor ve konuşmayı kabul etmiş az sayıda kolluk kuvveti mensubuna, devrimin "zalimi" ama "kaybedeni" olan polislere söz hakkı tanıyor. üçte ise hüsnü mübarek var. onun iktidara gelişinin, gücü muhafaza edişinin ve baskı rejiminin anatomisini çıkarıyor. üç farklı yönetmen tarafından ele alınan üç bölüm, haliyle üç farklı belgesel üslubuyla karşı karşıya bırakıyor izleyeni. mesela ilkindeki ham hava, ikincisinin televizyon belgeseli stili, üçüncüsünde ise michael more-vari bir hiciv geçişler arası zorlanmanız sonucunu getirebilir. ama yine de bu, "tahrir 2011"in güçlü ve önemli bir belgesel olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

* yönetmeni q, "gandu"yu bir rap müzikali olarak tanımlıyor. uyuşturucunun yanına rap müziğin de geldiği ve iskoçya yerine hindistan'da geçen bir "trainspotting" gibi de bakabilirsiniz. tabii bunu filmin tabanca gibi kurgusu, ekran bölme, sahne içi kurguda ileri geri atlamaları, yerinde durmayan kamerası, yüksek volümlü müziği ve sözleri ekrana bindirmesi gibi stilize dili olarak algılamanız yerinde olur. stilin ve iyi müziklerin ötesinde senaryo konusunda biraz tembellik ettiğini hissettim q'nun. yine de izlemekten mutlu olduğum bir film, keşfetmekten mutlu olduğum bir dünya oldu q'nunki.

* arthouse sinemada "senaryo tembelliği" sık görülen bir durum. izleyicinin zorlanması veya tempo düşüklüğü itirazım olan şeyler değil, ama bunların altının doldurulmasını beklerim. iki hayaletin dünyaya geri dönmek için yapmaları gereken uzun yolculuğu anlatan ispanya filmi "finisterrae" ne yazık ki bunu yapamayan bir işti. yavaş kurgunun ötesinde nereye değdiğini anlayamadığım sembolizmi, sahip olduğu iddia edilen kara mizahın ortalarda gözükmemesi, belirli sahnelerde parıldayan görsel işçiliğin filme yayılmaması ve nihayetinde uzun metrajlı bir filme yetecek kadar "olay olmaması" maalesef filmi festivalin çürük elması yaptı.

instagram kuşağının marilyn'i: lana del rey

günümüz pop kültüründe en zor iş bir mit yaratmak. düşünsenize, michael jackson konserlerinde sahneye ilk çıktığında dakikalarca hareketsiz dururdu, çığlık yağmuru altında. o anda stadyumdaki 70.000 kişi için o, michael jackson'ı tek görebilme şansıydı. artık her popstarı markette alışveriş yaparken, kafe çıkışında yürürken veya havaalanında uçağını beklerken görme ihtimaliniz var. chris martin, "artık biliyorum ki sahnede kayıp düşsem 10 dakika sonra tüm dünya youtube'da onu izliyor olacak" diyor. martin'e göre jay-z, bana göre lady gaga dışında günümüz müziğinde o miti yaratmayı başaran kimse yok. artık bu devirde açıklık tek çıkar yol. çünkü her an birisi sizi makyajsız, maskesiz yakalamak için tetikte. john lennon'ın ölmek üzereyken çekilmiş bir fotoğrafını gördünüz mü? michael jackson'ı hastaneye kaldırılırken gördük. jim morrison'ın efsanevi miami konserinde penisini seyircilere gösterdiği anı gördünüz mü hiç? oysa ki noel gallagher'ın kanada'da bir izleyici tarafından saldırıya uğradığı anın videosu milyonlarca kez izlendi.

ilk çıkışı itibariyle lana del rey büyük bir mit olmaya, gizem yaratmaya çok yaklaşmıştı. youtube'a sessiz sedasız salınan, bir webcam yardımıyla çektiği ve retro görüntülerle kurguladığı "video games" klibi hiçten çıkıp gelen bir starı müjdeliyordu. baygın bakışlı, şişme dudaklı güzel kızın ağır yükselmeler ve alçalmalardan oluşan, davulsuz gürültüsüz patırtısız şarkısı geçen yıl duyduğumuz en iyi şeylerden birisiydi. "bu zamana kadar nerelerdeydin sen?" diye sorduk, elimizde fazla bir şey yoktu. retro takıntılıydı, geçmişte bir dönem bir karavan parkında yaşamıştı ve hiçlikten geliyordu. ne var ki, birkaç hafta sonra tüm hikayeyi öğrenecektik. adı bile plak şirketinden ekiplerle masa başında bulunmuştu, dolaysıyla retro takıntısı projenin bir parçasıydı. karavan parkında yaşaması aslında internet işinden dolayı epeyce zengin olan babasının bir fantezisinin sonucuydu. en önemlisi, sıfırdan çıkmış değildi. lizzy grant olarak bir pop kariyerine başlamış, lana del rey olarak bir albüm de yayınlamış ama bir şekilde itunes arşivlerinden bile silinmiş ve nihayetinde imajıyla "yeniden yaratılmış" bir kişiydi.



birkaç hafta içinde bolca düşman kazanmıştı lana del rey. indie müziğin yayılmasındaki en büyük damar olan blogosfer ve internet medyası, başta alemin en sivri dilli blogu hipster runoff olmak üzere lana'nın plastik bir star olduğu gerekçesiyle onu topun ağzına dikti. indie'nin yeni kraliçesi sandıkları kızın, indie'nin en karşı olduğu şeyin vücut bulmuş hali olduğunu anlamışlardı: "gerçek" değildi o, plak şirketi tarafından tasarlanmış bir projeydi. lana del rey ve arkasındaki ekip, indie tünelini sadece üne sıçramak için kullanmış, işi bitince de limandaki ilk pop vapuruna atlamıştı.

şuradan bakıldığında lana del rey çok doğru bir proje: insanlık tarihinde yaşadığımız çağ kadar retro takıntılı bir dönem olmadı. nostalji duygusu, retro estetiği günlük yaşamdan sanatın her dalına, modadan damak zevkine kadar insan hayatının her bir noktasına hükmetmekte. son teknoloji ürünü olan iphone'umuzla çektiğimiz fotoğraflar bizi tatmin etmiyor, onu instagram'ın filtrelerinden geçirmek istiyoruz. anı şu anda yaşamayı yeterli bulmuyor, onun gerçekten yaşanmış olduğunu, zamanın tasdiğinden geçtiğini ve bakmaya değeceğini anlamamız için illa grenli görüntüler veya pastel renkler gerekiyor.

iri dalgalı kızıl kestane saçları, 1950'lerden fırlamış imajı ve lolita pozlarıyla, instagram kuşağına tam istediği şeyi veriyordu lana del rey. iki boyutluydu, kartondandı ama "renkleri" güzeldi. biz de lana del rey'in fotoğraflarına baktığımızda marilyn monroe'nunki gibi bir ferahlama yaşayabilirdik. öylesi bir pin-up girl'ün gerçekliğini sorgulamamız hata olurdu. ama elizabeth ve lana arasındaki uçurumlar o kadar kısa sürede o kadar gözümüze sokuldu ki, bunca yapaylığı yok sayamadık.

"born to die" yayınlandığında bu yüzden "son umut"tu. "video games" ve "born to die"ın karanlığıyla kendisine biçtiği "gangsta nancy sinatra" modelinden birkaç ay içerisinde paris hilton'ın albümünde yayınlanmış olabilecek şirin "off to the races" gibi şarkılara nasıl geçiş yaptığını anlamak zordu; ilk şarkılarında umutsuz şarkılar söyleyen kalbi kırık kızın "senin küçük yıldızın, fahişenim ben" dizelerini seslendirişi de. ve pek tabii, "diet mountain dew"daki lily allen yakalayıcılığından, "million dollar man"deki fiona apple sislerine kayması, oradan 1990'lar sonu britney sound'una sıçraması da... yarısı iyi, yarısı vasat şarkılarla dolu iyi bir pop albümüydü bu. "video games"in yarattığı heyecan ve beklentiyi unutsanız belki bir iki puan daha yüksek vereceğiniz bir kayıttı, ama bu şartlarda geçmişi yok saymak imkansızdı.

pop müzikte kusursuz samimiyet arayan birisi değilim. indie gruplarının da göründükleri kadar "içimizden biri" olmadıklarının farkındayım. lana del rey ve arkasındaki insanlara bize kartondan bir yıldız sundukları için kızmıyorum. girdikleri yolda ilerlemek zor geldiği için, en azından iyi bir pop albümü yapmak için daha fazla zaman ayırmaları gerektiği gerçeğini göz ardı edip lana'nın şöhreti "soğumadan" alelacele bir albüm yayınladıkları için kızıyorum. "born to die" kaçırılmış bir fırsat, çünkü "instagramlı" olan şarkılar "modern" olanlara bariz bir üstünlük kuruyor. 1950'li lana'nın 2012 modeline kurduğu gibi.

Sunday, February 26, 2012

Benim Oscar'larım

Jean Dujardin benim Oscar'larımın ardından teselliyi George Clooney'de ararken...

Malum, Oscar'lar dağılıyor bu gece, Amerikan sinema endüstrisinin en önemli günü. Yine bolca mutluluk, bolca sahte gülücük, bolca hayal kırıklığı olacak sahnede ve ekran başında. Ben tahminlerimi Yazıhane'de kaleme aldım. Burada ne yazık ki çeşitli sebeplerden 2011'in en iyi filmlerini derleyemedim. E o zaman ben de kendi adaylarımı belirleyeyim, kendi ödüllerimi vereyim dedim. Akademi'nin sınırlarına ve adaylarına bağımsız kalmadan ve yılın en sevdiğim filmlerini "ödüllendirmek" istedim. Olur da 2011 sonunda yılın en iyilerini benden bekleyen varsa (çok iyimser bir insanımdır) böyle toparlamış oluruz, 2011 filmlerini böyle değerlendirmiş olayım dedim.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christopher Plummer (Beginners), Jonah Hill (Moneyball), Max Von Sydow (Extremely Loud and Incredibly Close), Colin Firth (Tinker Tailor Soldier Spy), Viggo Mortensen (A Dangerous Method)
Kazanan: Jonah Hill
Plummer nadir görülmüş biçimde bu yıl kazanabileceği tüm ödülleri topladı. "Beginners" gerçekten kalp kıran ve yolun sonuna yaklaşmış bir aktör için uygun "hayatının sonbaharında cinsel kimliğini keşfetmiş adam" rolüyle Plummer'ı yıldızlaştıran çok güzel bir film. Ama Jonah Hill'in "Moneyball"daki sınıf atlayışı, artık ciddiye alınması gereken adam ligine çıkışı etkileyici. Ben Oscar'larımı vefa üzerine vermediğim için Hill galip.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Octavia Spencer (The Help), Melissa McCarthy (Bridesmaids), Jessica Chastain (The Tree of Life), Carey Mulligan (Shame), Marion Cotillard (Midnight in Paris)
Kazanan: Jessica Chastain
Chastain'ın bu yılın en parlak filmlerinden üçünde oynamış olması, dahası "Coriolanus" ve "The Debt"te de boy göstermesi, onu 1978 ve 1979 yılında sadece 13 aylık bir süre içinde "The Deer Hunter," "Manhattan" ve "Kramer vs. Kramer"de oynamış olan Meryl Streep'in çıkışına benzetiliyor. "The Tree of Life"ta Malick'in onu resmedişi zarafetin tanımı gibiydi adeta. Çok zengin bir aday grubu arasından ödülüm ona - ve çıkışına.

Yabancı Film: Jodái-e Náder az Simin (Bir Ayrılık), Le Gamin Au Velo (Bisikletli Çocuk), Bir Zamanlar Anadolu'da, Le Quattro Volte (Dört Defa), A Torinói ló (Torino Atı)
Kazanan: Beş müthiş film var bu kategoride, gönül her birinin daha çok ödüle boğulmasından yana (Gerçi her biri Cannes ve Berlin'de hak ettikleri ödülleri topladılar). İran'dan gelen müthiş "Bir Ayrılık" çok yönlü çalışılmış incelikli senaryosu sayesinde diğerlerinden biraz daha öne çıkıyor, belki "Dört Ay, Üç Hafta, İki Gün"deki gibi her izleyeni çarpabilecek kadar "evrensel" bir iş olmasının da payıyla.

Sanat Yönetmeni: Hugo, The Artist, Midnight in Paris, A Dangerous Method, The Help
Kazanan: Anne Seibel ve Hélène Dubreuil (Midnight in Paris)
Woody Allen'ın 1920'ler ve günümüz arasındaki geniş bir zaman diliminde git-gelleri olan Paris fantazyası özellikle nefis setleriyle de akılda kalıyordu. Oscar haklarıdır.

Görüntü Yönetmeni: Hugo, The Tree of Life, The Artist, Melancholia, Midnight in Paris
Kazanan: Emmanuel Lubezki (The Tree of Life)
Gerçekten "güzel" kelimesini sonuna kadar hak eden nefis görüntü çalışmaları bunlar. Ama benim için "The Tree of Life"ın kanat takmış ve yerden yarım metre yukarıda salınan kamerası, muhteşem renkleri ve filmin evrenin başından 1950'ler Teksas'ına kadar gidip gelişine kadar ne izleyiciyi ne de tutarlılığını kaybetmeyişiyle muhteşem bir iş.

Kurgu: Hugo, We Need To Talk About Kevin, Drive, Moneyball, The Artist
Kazanan: Joe Bini (We Need To Talk About Kevin)
"We Need To Talk About Kevin" gerçek bir kurgu şaheseri. Aslında takibi çok zor olabilecek bir stile sahip olmasına karşın izleyeni diken üzerinde tutmayı başaran Lynne Ramsay'in en büyük yardımcısı da o kurgu ustalığı zaten.

Müzik: Ludovic Bource (The Artist), Alberto Iglesias (Tinker Tailor Soldier Spy), Cliff Martinez (Drive), Alexandre Desplat (Extremely Loud and Incredibly Close), Howard Shore (Hugo)
Kazanan: Cliff Martinez
"The Artist"te sessiz bir filmin sesi olan Ludovic Bource muhtemelen bu akşam emeğinin karşılığını hakkıyla alacak. Ama kariyer çizgisi Red Hot Chili Peppers ve Lydia Lunch'la bile kesişen Cliff Martinez'in "Drive" gibi "sesli" bir filme damga vuruşu da etkileyiciydi. Kişisel zevkler sayesinde kazanan o, yani 2010'ların Angelo Badalamenti'si.

Özgün Senaryo: The Artist, 50/50, Bridesmaids, Midnight in Paris, Jodái-e Náder az Simin
Kazanan: Annie Mumolo ve Kristen Wiig (Bridesmaids)
Hollywood'da kadının resmediliş biçimini kökünden sarsan film olması bile bu senaryonun benim Oscar'ımı kapması için yeterli. Sadece kadınların da altına yapabildiklerini gösterdiği için değil! Hollywood komedi filmlerindeki tuhaf karakterlerin aslında neden ve nasıl o kadar "tuhaf" olabildiklerini bugüne kadar kimse açıklamamıştı. Wiig ve Mumolo sadece bunu yaptıkları için bile övgüye, ödüle boğulmalı. Ama kadın rekabeti, zaafları, hırsları, erdemleri, geyiklerini de hem en komik, hem de en gerçekçi şekilde yansıtabildikleri için de diyebilirsiniz isterseniz. Başka hangi Hollywood filminde iki kadın yemek masasında erkeklerin sevişirken "penislerini kadınların yüzlerine sokup durduklarını" konuşur ki?

Uyarlama Senaryo: Hugo, Moneyball, The Descendants, Tinker Tailor Soldier Spy, We Need To Talk About Kevin
Kazanan: Alexander Payne, Nat Faxon ve Jim Rash (The Descendants)
Payne'in filmlerinde en güzel şey her şeyin çok zahmetsiz görünmesidir. Herkes çok insani, olaylar çok doğal, hisler çok abartısızdır. Bunda filme konu olan romanı böylesine incelikle uyarlamalarının da payı var.

En İyi Kadın Oyuncu: Michelle Williams (My Week With Marilyn), Kristen Wiig (Bridesmaids), Kirsten Dunst (Melancholia), Tilda Swinton (We Need To Talk About Kevin), Jessica Chastain (Take Shelter), Berenice Bejo (The Artist)
Kazanan: Tilda Swinton
Her biri çok çarpıcı rollerle karşımıza çıkan bu kadınların arasında Tilda Swinton, içinde olduğu filmin ağırlığını tek başına yüklenişiyle öne çıkıyor. O film onsuz asla böyle olmazdı.

En İyi Erkek Oyuncu: Jean Dujardin (The Artist), Michael Fassbender (Shame), Brad Pitt (Moneyball), Ryan Gosling (Drive), Joseph Gordon-Levitt (50/50), Michael Shannon (Take Shelter)
Kazanan: Brad Pitt
Birbirinden muhteşem performansların arasında Billy Beane'e Aaron Sorkin'in imzası olan gevezelik ve sempatik bir ukalalık katan Brad Pitt ışıl ışıl parlıyor. Neredeyse 20 yıldır istikrarlı olarak Hollywood'un en iyi performanslar veren aktörü olmasına rağmen hiç kazanamamış olması artık onun değil, Akademi'nin ayıbı. Brad Pitt, "Moneyball"la bu akşam sevinir mi bilmiyorum ama benim ödülüm ona. Filmi izlediğimden beri çay içtiğim kağıt bardakları boşaldıktan sonra bile elimden düşürmüyorsam, Pitt'in Beane yorumundandır.

En İyi Yönetmen: Michel Hazanavicius, Martin Scorsese, Lynne Ramsay, Nicolas Winding Refn, Terence Malick
Kazanan: Lynne Ramsay (We Need To Talk About Kevin)
Hazanavicius ve Scorsese'in sinemanın ilk yıllarına saygı duruşları belki de 2011'in sinemasal özeti gibiydi. Refn'in "Drive"daki stilize işinin de dışarıda bırakılmasına gönlüm razı olamıyor. Terence Malick de son dönemin yükselen değeri "meditasyon film" anlayışının ABD'deki en büyük işine imza atışıyla zaten övgüyü hak ediyor. Ama kazanan çok belalı bir konuyu müthiş stilize anlatımla sunabilen Ramsay. Her sahnesine imzasını koymuş adeta Ramsay, kurgusundan renk kullanımına, oyunculuğundan ses örgüsüne kadar sinemasının her unsuruna öyle hakim ki, ödülü kapıyor.

En İyi Film: The Artist, Moneyball, The Tree of Life, We Need To Talk About Kevin, 50/50, The Descendants, Midnight in Paris, Bridesmaids, Drive, Jodái-e Náder az Simin, Hugo, Melancholia
Kazanan: The Artist
Hızımı alamayıp 12 film birden koydum listeye. Hiçbirisini de düşürmek istemedim. Nasıl olsa ödüller benim, keyif benim. Sanırım Oscar ile aynı düşündüğüm ender noktalardan birisi bu olacak, çünkü ben de kendi ödülümü "The Artist"e veriyorum. Çok sayıda iyi filmin gelip geçtiği, ama sanki her birinin ince kusurları ya da bir sebepten beni dibine kadar etkileyemediği bir yılda, "The Artist" uyandırdığı saf sinema, hatta saf Hollywood sevgisiyle benim kalbimi kazandı. Oscar'lara bu kadar güçlü girmeseydi herkesin büyük keyifle anacağı, ama şimdi bardağın boş tarafını görmeyi seçtiği bir film olarak görüyorum "The Artist"i. Dikkat ettiyseniz hiçbir dalda ödül vermediğim, ama her kategoride son beşe aday verebilen bir filmden bahsediyoruz. Sanırım benim için "The Artist"in büyüsü burada. Hiçbir unsurunun bir diğerini ezmediği, her kanalıyla kusursuz bir uyum içerisinde başlayıp biten ve hedefine eren bir film bu. Benim Oscar'ım da o yüzden "The Artist"e.

Wednesday, February 22, 2012

Salon'u ateşe veren kadın: St. Vincent

Ali Güler imzalı bu kare Salon İKSV'nin facebook sayfasından alındı.

Dün Dilettante'ye girmeden önce "Bu New York'a, yaşadığım yere bir çeşit aşk mektubu," dedi Annie Clark, onu bildiğimiz mahlasıyla St. Vincent. "Çok güzeldir ama çok da yorucudur, sizi yerden yere çalabilir." Aynı İstanbul! Bu ülke zaten yorucu, ama İstanbul, biraz daha fazla emek istiyor. Her anı için savaşmak gerekiyor, pahalılığına, trafiğine, asık yüzlerle ve hızlı hızlı yürüyen kalabalığına, bir anda patlayabilecek olan şiddet ihtimaline, profesyonel bir zevksizlik olarak anlatılanilecel bir estetik anlayışla tahrip edilmesine ve daha birçok şeyine alışmak zor. Ama güzel işte namussuz. Bırakamıyorsun. Arada bir de güzel konserler, güzel festivaller, güzel mekanlar, güzel yemekler ve güzel insanlar görünce ödülünü almış gibi hissediyorsun.

Dün gece Salon İKSV'deki St. Vincent konseri böyle bir ödüldü. "Marry Me"den beri takip etsem de kendisini, son albümü "Strange Mercy"ye kadar bir hayranlık haline getirmemiştim kendisine olan ilgimi. Ama ilk iki albümdeki art rock veya chamber rock (şu anda türettim) havalarını son kaydında sertleştirmesi çok hoşuma gitmişti ve sanırım ilk defa yılın en iyi albümleri listemde kendisine yer vermiştim (ne de önemli bir başarı kendisi adına). Sadece ben de değildim, pek çok yıl sonu listesinde kendisine hatırı sayılır yerler kapmıştı. İşte böyle bir ismi, böyle "popüler" olduğu bir zamanda İstanbul'da izleyebilmek büyük fırsattı. Ben de bu yüzden son haftalardaki yoğun konser trafiği içerisinde en çok St. Vincent için heyecanlanmıştım.

Aslında gitaristliğiyle prim topluyor gibi görünse de, Annie Clark'ın müziğinde belirgin olan yan vokal melodilerinin değişkenliği. Eşliği zorlaştıran, olduğu yerde durmayan bir vokal akışı var. Bir parça Björk'ten etkilendiğini de düşünüyorum, tıpkı İzlandalı gibi cümlelerin vurgusunu kaydırıyor, dizeleri melodiyi bozacak şekilde yerleştiriyor. Bu yüzden şarkıları da farklı akıyor. Dört dakikalık hap şarkılarının bile kolay hazmedilmemesi bundan.

Sahnede çok güzel çalıyor ve çok güzel duruyor Clark. Albümündeki enerjinin birkaç katı üzerine çıkıyor (tempo anlamında değil, yarattığı yoğunluk anlamında). Enerjinin tavana vurduğu an ise (yanılmıyorsam "The Party" sırasında) seyircilerin arasına fırlaması, yardığı kalabalığın arasında kendini bir oraya bir buraya vurması, gitarını da temizinden pataklaması harikaydı. Hep söylerim, gitarına ayakkabısına davrandığından daha kibar davranmamalıdır bir müzisyen.

Neticede güzel bir akşama mükemmel bir final oldu. Yine gelsin, yine gidelim, yine büyülenelim.

Sunday, February 19, 2012

!f istanbul 2012 günlüğü #1

* !f istanbul başladı. her filme gelen amcayla karşılaşmalar, film sonrası abartılı aksanlı ingilizcesiyle sorular soran kıl tipe denk gelmeler ve film öncelerinde amansız festival koşuları başladı. greenpeace'in gönüllüleriyle mücadeleler de. yani greenpeace'in misyonuna da, orada çalışan üniversiteli çocukların emeklerine de saygısızlık etmek istemem ama yaklaşımlarını gözden geçirseler ne güzel olur aslında. hayır, basitçe "teşekkür ederim" diyip geçeriz de, bazen iş neredeyse tacize varıyor. bir dost tavsiyesi.

* greenpeace'ten bağlayalım, festivalin açılışını "eğer bir ağaç devrilirse: yeryüzü özgürlük cephesi'nin hikayesi" ile yaptık. oscar adaylığının hakkını veren, çok sıkı bir belgesel. çevre konusunda gönüllü toplamak için biraz fazla yanaşanlardan bunaldığımı anlatadurayım, çevre koruma işinde aktivizmi çok öteye taşıyan earth liberation front'un hikayesinden bahsediyor film. vukuatları arasında orman arazilerine zarar veren şirketlere ve hayvanları hedef alan endüstrilere yönelik kundaklamalar var. asla insanlara zarar vermiyorlar ama neresinden baksanız hukukun gözünde suçlular, daha da ağırı, 11 eylül sonrası değişen yasalar sonucu "terörist"ler. belgesel, aslında kurgusal filmlerin dramatik yapısını kullanıyor, örgütün üyelerinden daniel mcgowan'ı merkeze koyuyor ve hikayeyi onun açısından anlatıyor. ama bir belgesele yakışacak şekilde olayın farklı taraflarına ("terörist," "mağdur," polis, savcı) söz şansı veriyor ve finalinde (konuya vakıf değilseniz) bir film sonu gibi bitiriyor. müziklerdeki the national desteğinin de katkısıyla çok etkileyici, çok güzel bir film. adalet, çevre, kapital ve insan vicdanı üzerine çarpıcı bir belgesel.

* "anahtar deliği" siyah beyazından, oyunculuğuna, ışık-gölgesine, bilmeyen izlemeye başlasanız da "aha, guy maddin" diyebileceğiniz çizgisini, üstadın 1930'lar takıntısını devam ettiriyor. "oddysseia"nın serbest bir uyarlaması da olsa, bir aile babasının hafızasının odalarına anahtar deliklerinden bakışı olarak izlenmesinde de pek sorun olmayan bir film. her maddin filmi gibi benzersizliğine kendinizi kaptırıp izlemenin, düşünmekten ziyade algıları açarak, hissederek takip etmenin daha keyif verici sonuçları olacağını düşünüyorum.

* michael nyman'ın "film kameralı nyman"ı, ne yazık ki hayal kırıklığı oldu. filmde değildi sorun, kopyanın çıkardığı problemler sonucu önce ses kuşağı beş saniyede bir takılıp durdu, daha sonra görüntüler donmaya başladı. 64 dakikalık filmin son 15 dakikası civarını izlememiş olduk. yine de "bu gösterim için evden saat 4'te çıktım ve her şey bir facia oldu" dedirtecek kadar kötü değildi. en azından nyman'ın ne yapmaya çalıştığını anlamış olduk. o ve dünkü kısa film gösterileriyle üstadın (kendi deyimiyle "film endüstrisi ondan müzik yapmasını istemediği için" hız verdiği) yeni kariyerine dair denemelerini izlemiş olduk. michael nyman'la yaptığım röportaj sırasında hem kısaları, hem de dziga vertov'un başyapıtının "rekonstrüksiyonu" üzerine daha çok konuştuk. bunlara daha sonra, o röportajı yazdığımda değiniriz.

* birbirlerinden farklı filmler olsalar da "haftasonu" ve "bir gecelik" kameralarını bir çiftten mürekkep kapalı dünyalara soktuğu için paralellikler içeriyordu. "haftasonu" 2011'in en iyilerinden sayılmasının boşa olmadığını gösterdi. doğal oyunculuklar, akıcı diyaloglar, çok gerçek anlar ve çok dozunda bir duygusallık sayesinde çok dürüst ve sahici, o oranda da etkileyici bir film bu. belki gay "before sunset" sayılabilir, ama onlardan bağımsız olarak düşünülmesi andrew haigh'in incelikle yazıp yönettiği filme hakkını daha iyi teslim etmek olacaktır. haigh'ın russell'ın heteroseksüel en iyi arkadaşını resmediş biçimi de straight sinemanın bunca yıllık "gay best friend" stereotipinden alınmış sevimli bir intikam gibi.

"bir gecelik"in açılış sekansına bakan bir insan yeni bir "9 şarkı" vakasıyla karşı karşıya olduğunu düşünebilir. hiper-gerçekçi çekilmiş bu sahneler sayesinde karakterlerini hem bizimle, hem de birbirleriyle olabilecek en doğrudan şekilde tanıştırıyor anné emonds. bir gecelik ilişkinin normal seyri olarak cinsel ilişki en mahrem olanı en öne koyduğundan karakterler duvarlarını kırmış oluyorlar. ya da biz öyle zannediyoruz. zira birbirlerini tanımaları için daha sabaha kadar zamanları var. senaryosunu diyaloglar yerine uzun monologlar üzerine kurmasının getirdiği teatral hava, "bir gecelik"in en büyük dezavantajı. onun dışında gençliğe bir övgü olarak güzel: gençliğin arayışlarına, kaybolmalarına, çocukça hatalara ve anlam bulamayışlarına bir övgü.

* !f istanbul'un geleneksel mekanı afm fitaş'a eskiden burun kıvırırdık, şimdi emek ve alkazar'ın yokluğunda yavaştan "eski sinema" sınıfına girmeye başladı. eh, pek bir sorun yok ama salonlar çok soğuk! geyik değil, üşüyoruz!