Friday, September 23, 2016

2016 İstanbul Kış Konserleri Takvimi

Hepimiz için çok acayip, çok zor bir sene oldu, oluyor. 20 Temmuz'da, tüm bu çılgınlığın ortasında şöyle bir tweet atmıştım: En son gittiğiniz konser hangisi? İşte o konser uzunca bir süre gittiğiniz son konser olarak kalacak. Belki o zamanda müziği, konserleri dert ettiğim için kızan da olmuştur; ama hissettiklerim tam da böyleydi. Birbiri ardına ertelenen yaz konserleri de beni haklı çıkarmıştı. Ama bu ülkede her şeye rağmen bu işleri sürdürmeye çalışan insanlar var, sağolsunlar. Burayı normal bir ülkeymiş gibi yaşatmaya çalışan insanlar (sadece organizatörler değil, Zeytinli muhteşemliğini yaratan, buranın sıradan bir Ortadoğu ülkesi olmadığını ben dahil pek çok kişiye hatırlatan pırıl pırıl çocuklar başta olmak üzere). Çok büyük saygı duyuyorum bu çabaya; bu kış elimden geldiğince giderek ve insanları çekerek destek olmaya çalışacağım. Son birkaç yıldır gerçekten evden çıkmama değecek bir grup gelmedikçe evden çıkmaya uğraşmıyordum. Bu kış ekstra çabayı göstereceğim. Çünkü birkaç sene sonra bugünleri de arayacağız (benim karamsar olduğumu düşünebilirsiniz. Bu konuyu iki sene sonra mülteci botlarında bolca tartışırız). Siz de bu kış en azından birkaç saatliğine kaçmak ya da, tam tersine, yüzleşmek isterseniz adresiniz bu konserler olacak. En azından dediğim gibi, bu çabayı karşılıksız bırakmamak için. 

EYLÜL 
23 Eylül Cuma, Kraak & Smaak (Live), Justin Robertson, Babylon Bomonti 
24 Eylül Cumartesi, Battles, Salon İKSV 
24 Eylül Cumartesi, Parklarda Caz, Fenerbahçe Parkı 
24 Eylül Cumartesi, Selda Bağcan & Boom Pam, Babylon Bomonti 
25 Eylül Pazar, Battles, Salon İKSV 
28 Eylül Çarşamba, Fujiya & Miyagi, Babylon Bomonti
29 Eylül Perşembe, Athena (Akustik), Babylon Bomonti
29 Eylül Perşembe, Jehan Barbur, Salon İKSV 
30 Eylül Cuma, Mashrou Leila, Salon İKSV 
30 Eylül Cuma, Athena (Akustik), Babylon Bomonti 
30 Eylül Cuma, Mix Festival, Zorlu PSM

EKİM  
1 Ekim Cumartesi, Mix Festival, Zorlu PSM
1 Ekim Cumartesi, Rock Off: Duman, Ceyl'an Ertem, Pinhani, Adamlar, Volkswagen Arena 
1 Ekim Cumartesi, Kalben, Salon İKSV 
1 Ekim Cumartesi, Dense & Pika, garajistanbul
1 Ekim Cumartesi, İlhan Erşahin’s İstanbul Sessions, Babylon Bomonti 
5 Ekim Çarşamba, Ayhan Sicimoğlu & Latin All-Stars, Babylon Bomonti 
6 Ekim Perşembe, Cihan Mürtezaoğlu, Salon İKSV 
6 Ekim Perşembe, Yalın, Harbiye Açıkhava Sahnesi 
6 Ekim Perşembe, Lucy Rose, Babylon Bomonti 
7 Ekim Cuma, Gece & Pera, garajistanbul
7 Ekim Cuma, Kwabs, Babylon Bomonti 
7 Ekim Cuma, Jakuzi, Salon İKSV 
8 Ekim Cumartesi, Şebnem Ferah, Harbiye Açıkhava Sahnesi 
8 Ekim Cumartesi, Jaakko Eino Kalevi, Salon İKSV 
11 Ekim Salı, Ramazan Sesler, Babylon Bomonti 
12 Ekim Çarşamba, Michael Franti, Babylon Bomonti 
13 Ekim Perşembe, Erik Truffaz, Babylon Bomonti 
13 Ekim Perşembe, Selim Saraçoğlu, Salon İKSV 
14 Ekim Cuma, Tolga Akyıldız’la %100 Açık Sahne, garajistanbul
14 Ekim Cuma, Theo Croker, Poldoore, Babylon Bomonti 
14 Ekim Cuma, Teoman, Harbiye Açıkhava Sahnesi 
15 Ekim Cumartesi, Nouvelle Vague, DJ Chris Tofu, Babylon Bomonti
15 Ekim Cumartesi, Liima, Salon İKSV 
15 Ekim Cumartesi, MFÖ, Harbiye Açıkhava Sahnesi 
16 Ekim Pazar, Kenan Doğulu, Harbiye Açıkhava Sahnesi 
18 Ekim Salı, Ali Perret’s DU.DU, Babylon Bomonti 
19 Ekim Çarşamba, Tony Allen, Babylon Bomonti 
19 Ekim Çarşamba, Mercan Erzincan, Salon İKSV 
20 Ekim Perşembe, Sena Şener, Salon İKSV 
20 Ekim Perşembe, Jason Marsalis Vibes Quartet, Babylon Bomonti 
21 Ekim Cuma, Imany, Volkswagen Arena 
21 Ekim Cuma, Hayko Cepkin, garajistanbul
21 Ekim Cuma, 25 Years of Drum and Bass Parties, Zorlu PSM
21 Ekim Cuma, Ayhan Sicimoğlu & Latin All Stars, Zorlu PSM
21 Ekim Cuma, Saul Williams, ATFA, Babylon Bomonti
22 Ekim Cumartesi, Lena Chamamyan, Zorlu PSM
22 Ekim Cumartesi, Burhan Öçal & İstanbul Oriental Ensemble
22 Ekim Cumartesi, ANNA RF, Salon İKSV 
22 Ekim Cumartesi, Orkesta Mendoza, Jonny Rock (DJ Set), Salon İKSV 
25 Ekim Salı, Emel Mathlouthi, Babylon Bomonti 
25 Ekim Salı, Mabel Matiz, Babylon Bomonti 
26 Ekim Çarşamba, Gece Gezmesi, Kadıköy 
26 Ekim Çarşamba, Jay Jay Johanson, Babylon Bomonti 
26 Ekim Çarşamba, Azam Ali & Niyaz, Salon İKSV 
27 Ekim Perşembe, Kardeş Türküler, Babylon Bomonti 
27 Ekim Perşembe, Mammal Hands, Salon İKSV 
28 Ekim Cuma, Avishai Cohen, Salon İKSV 
28 Ekim Cuma, Parra For Cuva, Babylon Bomonti
29 Ekim Cumartesi, Avishai Cohen, Salon İKSV 

KASIM  
2 Kasım Çarşamba, Sevdaliza, Babylon Bomonti 
3 Kasım Perşembe, Mike Stern & Dave Weckl Band, Zorlu PSM
3 Kasım Perşembe, Kalben, Babylon Bomonti 
4 Kasım Cuma, Lubomyr Melnyk, Kadebostany, Fennesz, Zorlu PSM
4 Kasım Cuma, Nigel Kennedy Hendrix Projext, Volkswagen Arena 
4 Kasım Cuma, Feridun Düzağaç, garajistanbul
5 Kasım Cumartesi, Mark Eliyahu, Zorlu PSM
5 Kasım Cumartesi, Choir of Young Believers, Salon İKSV 
8 Kasım Salı, Cem Adrian, Zorlu PSM
9 Kasım Çarşamba, Karsu, Babylon Bomonti 
12 Kasım Cumartesi, Sophie Hunger, Babylon Bomonti 
15 Kasım Salı, Yeni Türkü, Zorlu PSM
16 Kasım Çarşamba, Kaan Tangöze, Zorlu PSM
16 Kasım Çarşamba, Kitaro, Zorlu PSM
17 Kasım Perşembe, Souad Massi, Babylon Bomonti 
18 Kasım Cuma, Audiofly, Zorlu PSM
18 Kasım Cuma, Ceyl’an Ertem, garajistanbul
19 Kasım Cumartesi, The Veils, Salon İKSV 
19 Kasım Cumartesi, Gaye Su Akyol, Babylon Bomonti 
22 Kasım Salı, Aynur, Babylon Bomonti 
23 Kasım Çarşamba, Rover, Babylon Bomonti 
24 Kasım Perşembe, Local Natives, Salon İKSV 
24 Kasım Perşembe, Redd, Babylon Bomonti 
25 Kasım Cuma, Actress (DJ Set), Zorlu PSM
25 Kasım Cuma, Dorian Concept, Salon İKSV 
25 Kasım Cuma, Brodinski, Babylon Bomonti 
26 Kasım Cumartesi, Kabus Kerim, Guts, Babylon Bomonti 
26 Kasım Cumartesi, Gevende, Salon İKSV 
29 Kasım Salı, Oh Land, Salon İKSV 
29 Kasım Salı, Jose Feliciano and His Band, Zorlu PSM
30 Kasım Çarşamba, Robert Glasper Experiment, Babylon Bomonti 
30 Kasım Çarşamba, Oh Land, Salon İKSV 

ARALIK 
1 Aralık Perşembe, Tellef Raabe, Salon İKSV 
2 Aralık Cuma, Hey! Douglas, Babylon Bomonti 
3 Aralık Cumartesi, The Shoes, Jean Tonique, Babylon Bomonti 
5 Aralık Pazartesi, Madeleine Peyroux, Zorlu PSM
6 Aralık Salı, Chinawoman, Babylon Bomonti 
7 Aralık Çarşamba, Chinawoman, Babylon Bomonti
7 Aralık Çarşamba, Plaistow, Salon İKSV 
8 Aralık Perşembe, Lara Fabian, Zorlu PSM
8 Aralık Perşembe, Neil Cowley Trio, Salon İKSV
8 Aralık Perşembe, AaRON, Babylon Bomonti 
9 Aralık Cuma, İlhan Erşahin’s Wonderland, Babylon Bomonti  
9 Aralık Cuma, Kerem Görsev Trio, Salon İKSV 
10 Aralık Cumartesi, Weval, Zorlu PSM
10 Aralık Cumartesi, Noir, Babylon Bomonti 
16 Aralık Cuma, Gaye Su Akyol & Bubituzak, Salon İKSV 
16 Aralık Cuma, Cola & Jimmu (Nicole Willis & Jimi Tenor), Zorlu PSM
17 Aralık Cumartesi, The Comet Is Coming, Salon İKSV 

Monday, August 1, 2016

İkinci çeyrek: 2016'nın en iyi albümleri


İlk çeyreğin en iyi albümleri için tıklayın.

Beyoncé – Lemonade
Mayıs ayındayazdıklarımın üzerine ekleyebileceğim çok fazla şey yok aslında. Beyoncé son yılların en güçlü pop albümüne, dahası popüler kültürde yılın en büyük olayına imza attı. Şu ana kadar yılın en iyi 15 şarkısını içeren bir liste yapsam, yarısını bu albümden şarkılarla doldururdum. “Lemonade,” “Blackstar”la birlikte 2016’nın en iyi kaydı. Hangisi daha iyi? Bunun yanıtından ben de emin değilim.

Explosions In The Sky – The Wilderness
Büyük bir post-rock hayranı sayılmam. Explosions In The Sky da saygıyla baksam da her albümünü dört gözle beklediğim bir grup olmamıştı bugüne dek. Ama “The Wilderness”te türün klişelerini bir kenara bırakıp bambaşka bir post-rock diline imza atmaları beni çok etkiledi. Son yıllarda indie müziğin tartışmasız en parlak prodüktörü olan John Congleton’ın çalışması da çarpıcı: Örneğin ‘Disintegration Anxiety’nin katartik öfkesinde şarkının kaydında tam ortada patlayan davulların etkisi azımsanamaz. İnişleri ve çıkışları, sükuneti ve patlamalarıyla harika bir albüm.

Dağılacaklar mı, “True Love Waits”i neden şimdi albüme koydular, şarkı sıralaması neden alfabetik, “Daydreaming”in sonunda Thom ne söylüyor gibi onlarca bilmeceyle dolu yeni bir Radiohead kaydı. Kronolojik değil, psikolojik olarak “OK Computer” ile “Kid A” arasına yakıştırdığımı da söylemeliyim. Peki, içinde bulunduğumuz zamanı “Kid A”in 2000’leri yaptığı kadar anlamlandırdığını söylemek mümkün mü? Zor. Zira artık dünya eskisinden daha karmaşık, sanatın bu karanlığa, kötülüğe ayak uydurması kolay değil. Dünyanın yanıyor ve içinde bulunduğumuz zamanlar Radiohead’in bir zamanlar öngördüğünden daha korkunç.

Black Mountain – IV
Vancouver’lı Black Mountain, 2000’lerin ilk yılının ortalarında 1970’lerin kütür kütür rock’ını yaşatan bir gruptu. Altı yıl aradan sonra yayınladıkları ilk albümlerinde stoner müziklerini yumuşatmışlar, ama derinleştirmeyi de becermişler. Gereksiz taramalar yok, melodiler yakalayıcı, Stephen McBean ile Amber Webber’ın vokal paylaşımları da muazzam. Kökü 40 yıl öncede ama ruhu tam burada bir rock albümü “IV.”

PJ Harvey – The Hope Six Demolition Project
Bir şekilde PJ Harvey’nin yeri ayrıdır bende (sanırım kendisini seven pek çok kişi için de böyledir bu). Gitara en çok yakışan seslerden birisi PJ Harvey’ninki. Onun sesini böyle tempolu, elektrikli şarkılarda duymayı da özlemişim. Bu albümde anlattığı öykülerle ilişki kurmakta zorlansam da kişisel olarak 2000 sonrası albümlerinden en fazla dinlediğim kaydı bu oldu. Kişisel bir şey olmalı.

Mitski – Puberty 2
İlk etapta kendisini Waxahatchee sonrası lo-fi indie temsilcilerinden birisi sanmanız mümkün, aynı hatayı ben de yaptım. Mitski, dördüncü albümünde bundan fazlasını vaadediyor. Depresyon ve umutsuzluk var müziğinde, ama çarpıcı tarafı, bunları çok doğrudan anlatabilmesi. “Your Best American Girl”de “ayrı dünyaların insanlarıyız” konusunu anlatırken seçtiği ifadeler nefis. “Happy”de ise karakterimizin partnerini bir daha görüp görmediğini bilmiyoruz, ama bir öğleden sonrayı mutlu geçirdiler, çay içtiler, kurabiye yediler, seviştiler: Bazen hayatta hissetmek için bunlar yeterli, sürmesi değil.

Drake – Views
“Çok tahmin edilebilirsin, senin gibi insanlardan nefret ediyorum.” Drake’in pasif agresif hip hop’ı, son yıllarda popüler müzikteki en ilgi çekici şeylerden birisi. Melodik olarak müthiş bir seri yakalamış durumda, ardı ardına hitler yazıyor, evet. Ama onun albümlerinde ortaya koyduğu persona, rap müzikte gördüğümüz kimseye benzemiyor. Bir an partinin kralını görüyoruz (“One Dance”), bir sonrakinde ise kendi başına “ben niye böyle oldum” diye kendine kızan bir adam. O kısım çok sürmüyor: “Senin yerinde olsam ben de kendimi sevmezdim” diyor. Drake kendini sevmeyi de, kendisiyle kavga etmeyi de Kanye’den daha artistik şekilde yapıyor.

Chance The Rapper – Coloring Book
Chance’in ligdeki en iyi çaylak olduğunu biliyorduk, “Coloring Book”ta oyununu bir sonraki seviyeye taşımayı başardı. Hip hop’ın en büyüklerini albümünde taşımayı başaran bir çocuk; Burak Yılmaz’ın Emre Mor için söylediği gibi “bizim gözbebeğimiz, bizim çiçeğimiz.” Gospel müzikten bolca faydalanan, kavgayı değil, sevgiyi, hayatı, ve evet, inancı yücelten bir kutlama albümü “Coloring Book.” Rap müzikte buna çok fazla rastlamıyorsunuz.

ANOHNI – HOPELESSNESS
Gezegendeki en etkileyici vokallerden birisine sahip ANOHNI, dolayısıyla sadece çıplak sesiyle bile albüm kaydetse yeterince çarpıcı olurdu – ki önceki kayıtlarında buna yaklaşmıştı. Ama “HOPELESSNESS”ta 1980’ler, daha spesifik olursak italo-disco sesleriyle başka bir ses örgüsü üzerinde söylüyor şarkılarını. Şiddet dolu zamanlarda yaşıyoruz, kan ve ölüme neredeyse alıştık. Ama “Drone Bomb Me” sadece grafik sözleriyle pek çok videodan daha çarpıcı. Bu, ANOHNI’nin başarısı.

James Blake – The Colour In Anything
James Blake’in müziğini değiştirmesi, evinizdeki kedinin büyümesi gibi. Günden güne fark etmediğiniz, ama başlangıç noktası ile kıyasladığınızda anladığınız bir fark gibi. Gittikçe daha kendine güvenli hale geliyor, ama müziği hala geniş boşluklarla dolu, hala agorafobik, hala ürkek ve yalnız. Günümüzün en dikkate değer, en olgun müzisyenlerinden birisi Blake. İlerleyişini takip etmek büyük keyif. 

Big Thief – Masterpiece 
Brooklyn’li Big Thief, bu senenin en iyi yeni gruplarından. Adrianne Lenker’ın kırılgan vokalleri grubun hayat damarı: Geri kalan üçlünün yaptığı, bu vokallerin yeterince can acıtıcı olması için gereken temiz folk rock sound’unu sağlamak. Şarkı olan “Masterpiece” bu yılın en güzel şarkılarından birisi, ama kaydın geri kalanında da sizi etkileyecek pek çok şarkı bulacaksınız. “Paul” veya “Parallels” gibi: Günümüzün Mazzy Star’ı bu çocuklar olacak. 

Friday, May 27, 2016

2016 Yaz Konserleri Takvimi




















Bu takvimleri dört yıldır yapıyorum. Her yıl bir öncekinden daha da kısa bir liste oluyor (2013, 2014, 2015 takvimleri böyleydi). Ekonomik durum, Ramazan, bayramlar, güvenlik problemler vb derken konser yapmak da, konsere gitmek de yapmadan önce birkaç kez düşünülecek şeyler halini aldı. O yüzden bu sene İstanbul dışındaki bazı önemli konser ve festivalleri de ekledim. Buradan buyurun. 

MAYIS
27 Mayıs Cuma, Tindersticks, Zorlu PSM
28 Mayıs Cumartesi, Beirut, KüçükÇiftlik Park
28-29 Mayıs Cumartesi-Pazar, Chill-Out Festival, Life Park

HAZİRAN
3 Haziran Cuma, James Walsh, The Ritz-Carlton
4 Haziran Cumartesi, Babylon Soundgarden: Oscar & The Wolf, Milky Chance, Jamie Woon, Babylon Kilyos
5 Haziran Pazar, Dropout Festival: Die Antwoord, KüçükÇiftlik Park
6 Haziran Pazartesi, Simply Red, Expo 2016, Antalya
8 Haziran Çarşamba, PJ Harvey, Zorlu PSM
9 Haziran Perşembe, Maroon 5, Expo 2016, Antalya
11 Haziran Cumartesi, Sigur Ros, Zorlu PSM
23 Haziran Perşembe, Patti Smith, Zorlu PSM
27 Haziran Pazartesi, Damon Albarn & The Orchestra of Syrian Musicians, Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi
28 Haziran Salı, Chic feat. Nile Rodgers, Unknown Mortal Orchestra, KüçükÇiftlik Park 

TEMMUZ
5 Temmuz Salı, Deep Purple, Expo 2016, Antalya
10 Temmuz Pazar, Rock Off 2016: Megadeth, Sabaton, Dragonforce, Parkorman
12 Temmuz Salı, Scorpions, KüçükÇiftlik Park
14 Temmuz Perşembe, Kamasi Washington, Ibeyi, Beykoz Kundura Fabrikası 
17 Temmuz Pazar, One Love Festival 15, Parkorman
18 Temmuz Pazartesi, Branford Marsalis Quartet, Zorlu PSM
19 Temmuz Salı, Antonio Sanchez, Zorlu PSM 
19 Temmuz Salı, Scofield Mehldau Guiliana, Zorlu PSM 
21 Temmuz Perşembe, Skunk Anansie, Zorlu PSM
22 Temmuz Cuma, Laura Mvula, Jacob Collier, Almanya Sefareti Tarabya Yazlık Rezidansı
23 Temmuz Cumartesi, Joss Stone, KüçükÇiftlik Park 
26 Temmuz Salı, Muse, KüçükÇiftlik Park
29 Temmuz Cuma, Damien Rice, Zorlu PSM

AĞUSTOS
8 Ağustos Pazartesi, Masstival: Sia, Selah Sue, Oh Land, KüçükÇiftlik Park
25-26 Ağustos Perşembe-Cuma, Zeytinli Rock Festivali
27-28 Ağustos Cumartesi-Pazar, Headbangers’ Weekend: Blind Guardian, Insomnium, Eluveitie, KüçükÇiftlik Park



Monday, May 16, 2016

Radiohead - A Moon Shaped Pool

Geçen hafta bugün, yeni Radiohead kaydı "A Moon Shaped Pool"u ilk defa dinlemiş, ilk ve erken fikirlerimi de bir canlı tweet seansıyla sunmuştum. Bir hafta sonrasında o tweet'leri, birazcık elden geçirip toparlayayım istedim, burada bulunsun dedim. İşbu yazı, odur.
  • Mesai bitti; 48 saattir aralıksız dinlediğim Nur Yoldaş'a da ara verip Radiohead'e geçiyorum. Birazdan metrobüsten live-tweeting başlıyor.
  • İlk izlenim: Şarkılar alfabetik dizilmiş? Telefonun azizliği sandım ama değil, ilginç.
  • Radiohead tarihin en iyi açılış yapan gruplarındandır (Airbag, Packt Like Sardines in a Crushd Tin Box, 2+2=5, 15 Step ve tabii ki Everything In Its Right Place). Burn The Witch de cidden insanı tavşan deliğinden yuvarlıyor.Klibiyle politik bir manifesto halini alıyor şarkı, tam da içinden geçtiğimiz günlerin mülteci krizine dokunuyor sanki. Sözlerde ise aklımda bir soru var: Acaba "low flying panic attack" her günkü hayatımızı çok güzel özetlediği için mi, yoksa tek anladığımız dize o olduğu için mi çok etkiledi?
  • Daydreaming çok acayip şarkı. Sanki huzurun eşiğinde bir şarkı ama ters köşelerle sinirleri oynatıyor. Jonny Greenwood'un işleri hep. Zaten ilk iki single, bu albümün Greenwood’un film müziklerinin izlerini taşıyacağının sinyallerini veriyordu. Ama şarkıda albümün gerisine dair bir başka veri var. Şarkının sonunda Thom Yorke’un ne dediği, internet tarafından kısa sürede çözülmüştü: “Hayatımın yarısı gitti.” Bu cümleyi, hayat arkadaşıyla 23 yıllık ilişkisi geçen yıl sonlanan Thom Yorke’tan duymak anlamlı. Albümün birçok noktasında acıyı duymamız boşuna olmasa gerek.
  • Decks Dark belki Yorke'un kariyerinin en yalın vokallerine, en dolambaçsız vokal melodilerine sahip. No Surprises'ın pürüzlü b-side'ı gibi.
  • Desert Island Disk'te sağ kulakta döngüsel bir Brit folk ezgisi, solda yükselip alçalan bir eko. Nihayet Colin Greenwood'u duymaya başladım. Bu iki şarkı arka arkaya, uzun zamandır dinlediğimiz en yalın, batılıların tabiriyle “stripped-down” Radiohead albümüyle karşı karşıya olduğumuzu haberliyor. Ama kaosu sevenler sabretsin çünkü…
  • Oh, Colin kalmaya gelmiş. Ful Stop, The National Anthem ve Bodysnatchers'ın yanına geçti. Yeri ayakların altından kaydıran Radiohead'i özlemişim. Ancak bahsi geçen iki şarkıya göre bilinçli olarak daha az prodüksiyondan geçmiş, Peyote orta kat dağınıklığında bırakılmış.
  • Albümün altıncı şarkısı Glass Eyes, ilk etapta adıyla İstanbullu indie elektronika projesi (ve Radiohead’i çok sevdiğini bildiğim) Glasxs’i sevindirmiş olmalı. Şarkı genel olarak, Daydreaming’de ifade ettiğim gibi dinlemeden önce albümden beklediğim yere düşüyor büyük ölçüde: Jonny Greenwood etkili, yaylı, sinematik.
  • Identikit klostrofobik başlıyor, yarıdan sonraki vokaller vertigo yaratıyor, son düzlükte gitarlar insanın ağzını açık bırakıyor. Acayip iyi, albümün kafası geldi şimdi.
  • Albüm boyunca prodüksiyon, daha doğrusu sade dokuların arasına titizlikle çalışılmış ses katmanları etkileyiciydi ama The Numbers'la başka boyuta geçildi. Onlarca acayip detay var.
  • Present Tense'te Latin ritmlerinin üzerinde Thom'un 20 yıldır söylemediği müzikal cümleler var. Çok dokunaklı şarkı çaktırmadan.
  • Tinker Tailor Soldier Sailor Rich Man Poor Man Beggar Man Thief kolay özetlenecek şarkı değil. Beni yere yıktı. Grubun her bir üyesinin tek tek apayrı ustalık gösterisi. Olağanüstü.
  • Her Radiohead hayranının, en azından 2001’in I Might Be Wrong’dan bildiği True Love Waits'i görmek sürpriz oldu. Düzenleme çok farklı tabii: atonalle flört eden piyano özellikle.Zira bildik versiyon akustik gitarlıdır, bazı hallerde finalde Let Down gibi synth’ler de devreye girer. Onda hüzün ama umut vardı. Burada ise sükunet var, olgunluk, tuhaf bir kabulleniş var sanki. Bu şarkıyı ilk dinlediğimde 18 yaşındaydım ve gördüğüm en büyük Radiohead fanıyla bi çeşit long-distance relationship yaşıyordum. İki True Love Waits arasındaki fark adeta 2001 Kadıköy'deki ben ile 2016'daki ben arasındaki gibi. Ağır final oldu.
Sonuç: Ses örgüsü olarak A Moon Shaped Pool, belki de Radiohead’in en sade albümü. Büyük ölçüde bas ve ritim ağırlıklı The King Of Limbs’in doğal devamı olmadığı ortada. Bahsettiğim gibi Thom Yorke’un yaşadıklarından olacak, çok daha yalnız, kimsesiz bir psikolojiye sahip. İlla mutsuz ve depresif değil, ama tek başına ve içe dönük işte. Belki de bu yüzden, aslında müzikal olarak değil ama ruh haliyle OK Computer ve Kid A arasına yakıştırdım en çok. OK Computer’da gönül işlerinden değil belki ama, albümün beklediklerinden öte bir ilgiyle karşılanması, bir anda grubun “yeni Pink Floyd,” “rock’ın kurtarıcıları” ilan edilmesinin şoku ve sonucunda kabuğa çekilme söz konusuydu. Bunu Meeting People Is Easy DVD’sinde de açık açık görürsünüz zaten. İşte A Moon Shaped Pool öyle kabuğuna çekilmiş bir albüm. 1999’da çıksaydı şaşırmazdım. İlk bir hafta sonunda hislerim böyle. Peki internetin iddia ettiği gibi bu Radiohead'in son albümü mü? Bence değil. Umarım da öyle değildir zira zamanımızda insanı duygusal ve düşünsel olarak bu kadar zorlayan, meşgul eden çok fazla grup yok. 25 yıl sonra hala bu kadar formda olan gruplar konusunda da çok zengin sayılmayız. 

Monday, May 9, 2016

Limits Off: Elektronik Müzik Kültürü İçin Yeni Bir Platform

Hemen aşağıda minik bir belgesel görmektesiniz: Cem Kaya’nın elinden çıkan iki dakikalık video, Türkiye’nin elektronik müzik sahnesinin neden Avrupa’daki benzerlerinden ve Türkiye’deki diğer müzik türlerinden farklı olduğunun çok kısa, tempolu ve eğlenceli bir belgesi. Sadece 120 saniye içinde İstanbul’un gece hayatındaki hareketliliği Kaan Düzarat, Mutlu San, Maxi Storrs gibi önemli DJ’ler ve müzikseverlerin katılımıyla anlatıyor. Storrs’un deyimiyle “insanların cana yakınlığıyla,” Düzarat’ın tabiriyle yurtdışından gelen DJ’lerin getirdiği ve dışarıya gidip çalan müzisyenlerimizin kattığı “kültür alışverişi” sayesinde canlılığını koruyor İstanbul elektronik müzik sahnesi.

Storrs’un dediği gibi: “Camia büyüdükçe, dijital bir platform üzerinden müzik ve etkinlikler hakkında bilgilere erişim talebi de artıyor.” Bugüne kadar bu hareketliliğe dijital ortamda ayak uyduran bir platform var mıydı derseniz, orası biraz tartışılır. Limits Off, buradaki boşluğu dolduracak bir platform vaadediyor. 

“A platform for electronic music culture” olarak tanımlanan Limits Off, elektronik müzik kültürüne dair haberler veren, röportajlar sunan, şehirde nerede hangi DJ nerede çalıyor diye karşınıza çıkartan bir platform. Dahası, önemli DJ ve prodüktörlerden özel mix’ler ve video serileri ile zenginleşecek; sosyal medya ile paslaşarak bu kültürün her an karşılıklı etkileşim yaşayacak; “We Are Where You Are” sloganındaki vaadini yerine getirmiş olacak. 

Limits Off, kullanıcılarını bir websitesine çağırmak yerine, gençlerin hayatı takip ettiği yerlerde, yani sosyal medyada nefes almayı seçen bir platform, "We are where you are" sloganının da işaret ettiği üzere. @limitsofftr hesabını Facebook, Twitter, Instagram, Youtube, Pinterest, Soundcloud, Periscope, Tumblr, Snapchat ve Line’da takip edebilirsiniz, #limitsofftr hashtag’iyle de üretime, paylaşıma katılabilirsiniz. 

Sunday, May 1, 2016

Beyoncé: Lemonade - Bir pop başyapıtı

Maya Angelou, 1970 yılında Nina Simone’la yaptığı mülakatta efsanevi sanatçıyı şöyle anlatmıştı: “Nina Simone sahnede gölgede durup, tüm ışığı alıp o aydınlığı seyircisine gösterişli ve çarpıcı ışınlar olarak döndürebiliyor. Bazen de, hiç isteksiz görünmediği halde seyircisini reddediyor: Onların fiziksel olarak orada bulundukları gerçeğini, onların sadakatini, bağlılığını reddediyor. Bu bilmecenin sebebi ne?” Simone’un cevabı net oluyor: “Amerika!”

Nina Simone’un politik görüşleri yüzünden ülkeyi terk etmek zorunda kalmasının üzerinden yaklaşık 40 yıl geçti. Ama Beyoncé “Lemonade”de hala Malcolm X’in şu sözlerine başvurabiliyor: “Amerika’da en az saygı gören kişi, siyah kadındır. Amerika’da en korunmasız kişi siyah kadındır. Amerika’da en ihmal edilen kişi siyah kadındır.”

X’in sözleri hala geçerli, ama “Lemonade,” bir sanatçının Amerika’ya “Orada dur bakalım!” deyişi adeta. Beyoncé’nin “görsel albümü” geçen hafta yayınlandı, hemen ardından en saygıdeğer yayın organları bu yapıtı didiklemeye, üzerine ciddi makaleler yazmaya başladı. Beyoncé tartışmayı değiştirmeyi, gündeme yön vermeyi başardı.

“Lemonade” birkaç düzeyde işleyen bir albüm: Müzikal, görsel ve ideolojik olarak. Her birini diğerinden ayırmak ne kadar doğru tartışılır, ama ben tek tek ilerleyeceğim. Sadece müzikal olarak ele alındığında bile son yılların en dikkat çekici pop müzik kaydı bu. Daha ilk şarkıdan (“Pray You Catch Me”) görkemli orkestrasyon ve bıraktığı geniş boşluklarla bunun geleneksel bir pop albümü olmadığını anlıyorsunuz. Sözlere gelince “Nefesinden bile anlaşılıyor yalancılığın” dizeleriyle açılan albüm, baştan sona bir aşkın geçirdiği sarsıntıyı, bir evliliğin ihanet testine tabi tutulmasını anlatıyor. İlk şarkıdaki acı "Hold Up"ta kendini inkara bırakıyor: “Dur bakalım, onlar seni benim gibi sevemezler.” Yeah Yeah Yeahs’ten ödünç sözler ve Vampire Weekend’den emanet tropik ritimleriyle farklı bir ruha ilerliyor albüm. O kadarla kalmayacak. “Sorry”de trap, “Daddy Lessons”da country, muhtemelen 2016’nın görüp görebileceği en iyi şarkı olan “Freedom”da da psychedelic rock klavyeleri duyacaksınız. “Don’t Hurt Yourself”i de yabana atmayın. Jack White katkılı garage funk’ının üzerinde Tina Turner vokalleriyle “Her şeyin farkındayım” diyor Beyoncé ve direksiyonu eline alıyor: “Sen kendini kim sanıyorsun be! Bana yalan söylediğinde aslında kendine yalan söylüyorsun.”

Gerçekten Jay Z, Beyoncé’yi aldattı mı? Amerika’nın ve pop kültürün rüya çifti bunları mı yaşıyor? Beyoncé gerçekten “O yüzüğü taktığıma pişmanım” dedi mi, “Bu sana son uyarım, bir kez daha yaparsan karını kaybedeceksin” derken anlattığı kendi hayatı mı? “Lemonade”e kulak verirsek evet, olanlar olmuş. Ama ortaya çıkan işe baktığımızda Beyoncé’nin yaptığı, günlüğünü hayranlarıyla paylaşmaktan çok, Amerika’nın “first couple”ı hakkındaki beklentiler ve algılarla oynamak. Bir adım ileri gidersek, aldatılan kadın anlatısını sonuna kadar götürmek: Burada kırılmış, aldatılmış görülmekten korkmayan, erkeğini de pislik herifin teki olarak göstermekten çekinmeyen, gerçeklerle yüzleşen cesur bir kadın var. Acısını da, öfkesini de, kabullenişini de sonuna kadar, hakkıyla yaşayan bir kadın. Bu bile dünyanın her köşesindeki kadınlara fazlasıyla önemli bir mesaj veriyor. Beyoncé “bile” sadakatsizlikle böyle baş ediyorsa, siz de baş edebilirsiniz. Geçen ay Elle’e verdiği röportajda söyledikleri de bu noktada perspektife oturuyor: “Umarım insanları iyileştiren bir sanat yapabilirim. İnsanların mücadelelerinden gurur duymalarını sağlayan sanat. Herkes acıyı tecrübe eder, ama bazen dönüştürmek için biraz da rahatsız hissetmelisin.”

Zaten “Lemonade”i “izlediğinizde,” bu hikayenin kişiselliği geri plana düşüyor, önemsizleşiyor. İzlediğiniz, Beyoncé-Jay Z çifti ötesinde bir evrenselliğe sahip. Beyoncé değil, herhangi bir kadının öyküsü bu. Evet, özellikle siyah bir kadın, ama yine de herhangi bir kadın, her kadın. Kübler-Ross’un yas evrelerini model alan (ve üzerine birkaç ekleme yapan) bir yapı var burada: İnkar eden, acı çeken, kabullenmeye çalışan, tepki gösteren, affetmeye çabalayan bir kadın. Duygusal boyutunun gücü görselliğin etkisinden de geliyor elbette: Beyoncé’nin de aralarında olduğu farklı yönetmenler tarafından çekilmiş ama bir şekilde ortak bir görsel dil yakalanmış. Şarkılar arası geçişlerde Warsan Shire’ın şiirleriyle etki artırılmış. Toplamda video klip estetiğinin ötesinde, müthiş etkileyici bir imgelem var burada. Yaklaşık bir saatlik bir arthouse filmi deseniz, festivallerde bile gösterilir (HBO’nun Emmy ödülleri için aday göstereceği de söyleniyor zaten). 

Beyoncé’nin klipteki halleri, geleneksel Afrikalı ve Afrikalı Amerikalı kostümleri, yanında yöresinde güçlü siyah kadınların da yer alması, bunu kişisel bir öykü olmaktan da çıkarıyor. Sokakta beyzbol sopasıyla sağı solu dağıtan bir siyah kadını izlemek, “Beyoncé delirmiş” halinin ötesinde, o güçlü kadın imajını kazıyor kafanıza. Beyoncé tahtında otururken önünde Serena Williams’ın seksi bir şekilde dans edişi ya da daha önceden bildiğimiz “Formation”da kadınların “pozisyon alışı” burada bambaşka anlamlara geliyor. Burada kadınlar birbirlerinin kademesine giriyor, birbirlerini ayakta tutuyor. Çünkü erkeklere, babalara, eşlere, hatta bir ülkeye güvenerek gelinen nokta ortada; artık kız kardeşlik zamanı.

Senin adını unutturdu mu? Kendisinin tanrı olduğuna seni inandırdı mı? Her gün sana diz çöktürdü mü? 
Kocandan mı bahsediyorum, babandan mı?

Nina Simone, 1970’lerde siyahların özgürlük mücadelesine giderek daha angaje oldu. Kara Panterler’e hep yakın durdu, siyahların ayrı devlet kurana kadar özgürleşemeyeceğini iddia etti ve gerekirse şiddet kullanmak gerektiğini de savundu. Bu çizgisinden taviz vermedi ve sistem onu dışarı attı. Hayatının geri kalanını Avrupa’da geçirmek zorunda kaldı. 


“Formation” klibi sonrasında bazı gruplar, Beyoncé’nin “polis düşmanlığı” yaptığını iddia etti ve konserlerini boykot etmeye çağırdı. Beyoncé bunun üzerine “Boycott Beyoncé” tişörtlerini kendi turnesinde satmaya başlayacak kadar gücünün farkında. Güvenli pop/R&B sound’unu tamamen bir kenara bırakmaktan, geleneksel albüm formatını sarsmaktan ve müziğini “görsel albüm” adı altında bir arthouse filmi ile sunmaktan, keskin feminist ve polis şiddeti karşıtı mesajlar vermekten çekinmiyor. Zaten günümüzün en büyük pop yıldızıydı ve bir süre öyle kalacaktı; ama o bununla kalmayı reddetti. “Lemonade” sadece işitsel tarafıyla bile son yılların en iyi pop albümü. Ancak her boyutuyla, 21. yüzyıl pop müziğindeki en ilgi çekici proje. 

Friday, April 22, 2016

Prince (1958-2016)

1980'lerin sonu olmalı, ya da 1990'ların hemen başı. Mersin'de küçük bir dünyada yaşayan küçük bir çocuğum. Küçük hayatımdaki en ilginç renklerden biri teyzemlerin Pozcu'daki evine gitmek, orada kuzenimin odasını gezmek. Kuzenim çoktan İstanbul'a okumaya gitmiş ama bıraktığı odası benim için cool olan her şeyi temsil ediyor. Dergiler, duvar yazıları, bilgisayar oyunları, çizgi romanlar ve duvardaki posterler. Özellikle de bir tanesi: Prince'in objektife değil, doğrudan gözlerimin içine baktığı o poster. Pek çok acayip detay var o karede, bugün bile baktığımda: Çiçek, saç, kıyafet, duruş... Bir de bunun 7 yaşında bir çocukta bırakacağı izi düşünün. Onu tuhaf bulmak yerine çekici bulduğum için bugün olduğum kişi oldum desem abartılı gelir mi bilmiyorum, ama bugün yaptığım şeylerin pek çoğunun temelinin o yaşlarda o odada görüp "cool" bulduğum şeylerle ilgili olduğunu düşünüyorum. 

Prince'i dinlemeye başlamam biraz daha sonrasına gidiyor. 1991'de (9 yaşındayken) "Diamonds and Pearls," "Money Don't Matter 2 Night" ve "Cream"i Ömer Karacan'ın 1 Numara programında izleyişim, "Batman" müziklerine denk gelişim... Ama gerçek anlamda müziğine "uyanmam" için birkaç sene daha geçmesi gerekti. MTV'de bir gündüz vakti "When Doves Cry"ın klibine denk gelişim: O acayip gitar melodisi eşliğinde Prince'in küvetten sürünerek çıkışı, herhalde ilk defa izleyen herkesi çarpan bir tecrübedir. Sonrasında Prince kataloğunu sırayla dinlemeye başlamadım, itiraf etmek gerekirse bunu hiç yapmadım da. Ama aradan geçen 15-20 yılda karışık olarak elim Prince albümlerine gitti, her seferinde ayrı bir şeyine hayran kaldım. Şarkı yazarlığı, sesi, enstrümancılığı, prodüktörlüğü, dansçılığı, karakteri... Her albümüne ruhunun tamamını vermesine karşın her kayıtta başka bir parçanın yerine oturduğu bir puzzle gibiydi adam. Örneğin 1990'larda plak şirketiyle kavgaları, yüzüne "SLAVE" yazıp konserlere çıkması, adını sembole çevirmesi, ilerleyen senelerde müziğinin internette dolaşması konusunda verdiği mücadele ve ortaya attığı projeler; Prince'in sadece bir sahne personası olmadığı, sanatı konusunda uzlaşmaz bir dahi olduğunun emareleriydi. 

Müziğe gelince, yaptığı etkiyi, ortaya koyduğu mirası hakkıyla anlatabilmek zor. Her şeyi kendisinin çaldığı, yazdığı ve tasarladığı kayıtlardaki funk, soul, pop, rock kırması müziğin bir benzeri yok. Gitarlarının, davullarının tonunu, müziğinin sound'unu başka hiçbir müzisyen yakalayamadı. Ancak onun da ötesinde, verdiği duygu, yaydığı seksüel enerjiydi onu özel yapan. Siyah ve heteroseksüeldi, ama androjen imajı da üzerine yakıştırırdı, "If I Was Your Boyfriend" gibi bir şarkı yapmayı da. Irk, cinsiyet, statü - hiçbirinin bir önemi yoktu Prince'in dünyasında. Duygular, şehvet, aşk, seks vardı. 

Frank Ocean'ın onun ardından yazdığı gibi: "Sadece kendi özgürlüğü ve cinsiyet, normlara uyma gibi arkaik fikirlere saygısızlığını ortaya koyuşuyla bile benim kendimi cinsel olarak nasıl tanımladığım konusunda daha rahat hissetmemi sağladı. Beni çalışmalarımda daha cesur ve sezgisel olmaya yönlendirdi."  

Jim James'in sözlerini de eklemek isterim: "Bir düşünün, Prince ve David Bowie gibi sanatçılar kim olduğumuzu tüm güzel tuhaflığımızla kabul etmeyi öğrettiler - ve AŞKIN AŞK olduğunu, aşkın her halde güzel olduğunu, ve hepimizin kadın ve erkeğin güzel bir karışımı olduğunu... Karanlığın ve ışığın... Siyahın ve beyazın ve gökkuşağının her bir renginin. Hepsinin orada, her birimizin içinde olduğunu - ve her gün bunu kutlamamız gerektiğini. Hepimiz aynıyız ve Prince'i gördüğünüzde ve duyduğunuzda bunu hissedebilirsiniz: Hayatta olmanın ve sevgi dolu olmanın ne kadar eğlenceli olduğunu." 

Michael kraldı, o Prince. Prince oldu, Prince kaldı. Yüzlerce büyük şarkı yazdı, çok daha fazlasını yazacaktı ama inanılmaz bir diskografi ve her haliyle ilham verici o yıldız kaldı. O gitmez, o hep bizimle. Tıpkı Pozcu'daki o duvardan bana hep bakmayı, elindeki çiçekle beni kandırmayı hep sürdüreceği gibi. 

Thursday, April 21, 2016

35. İstanbul Film Festivali günlükleri (dört)

Festival bitti, notlar bitmedi (bitmek üzere!). Burada, festivalde izlediğim "yeni" filmlere dair son yorumlarım olacak. Son planım, "Gömülü Hazineler" bölümündeki filmleri yazmak. 

Festival günlükleri (1. bölüm) (2. bölüm) (3. bölüm)

Toz Bezi (Ahu Öztürk)
Ulusal Yarışmada en iyi film ödülünü kazanan “Toz Bezi,” İstanbul’da tutunmaya çalışan iki tane temizlikçi kadının hikayesini anlatıyor. Birbirine zıt karakterdeki iki karakteriyle dramın içine mizahı da ekleyen ve karasını birazcık hafifleten film, süresi ilerledikçe gittikçe çıkışsız bir noktaya gidiyor. Temelde maddi problemler gördüğümüz, ama sosyal ve politik bir çıkmazın içinde olduğumuz da aşikar. “Toz Bezi” duygu sömürüsü yapmayan ve kolay çözümler sunmayan iyi bir dram. Diğer yerli filmleri izlemediğim için yorum yapamayacağım ama aldığı ödül içime sindi diyebilirim. 

Gökdelen (High-Rise, Ben Wheatley)
Son yılların formda Britanyalı yönetmenlerinden Ben Wheatley, muhteşem bir kadroyla, JG Ballard uyarlaması çekiyor. Jackpot! O kadar da değil. Devasa gökdelenlerde yaşanan absürd bir distopyayı anlatışıyla aslında şu ana çok da uzak bir yere gitmiyor Wheatley. Ama Ballard’ın dünyasında fren yok: Çatışmanın, şiddetin, seksin ve depresyonun dozu sürekli artıyor. Filmin dünyasına girerseniz çok eğlenmeniz  ve Ballard’ın sınıf ayrımına dair alegorisinden keyif almanız mümkün. Ancak Wheatley, filmin ikinci yarısında size o dünyadan atmak için fazlasıyla çaba sarf ediyor. Yarattığı karmaşada kaybolmanız işten değil. Ben de ilk yarıda keyifle “başyapıt geliyor” diye koltuğumda yayılırken ikinci yarıdaki o karmaşada başı dönen ve bu filmi kaçmış bir fırsat olarak görenlerdenim.

Yılanın Kucağında (El Abrazo de la Serpiente, Ciro Guerra)
Daha iki ay önce Kolombiya adına En İyi Yabancı Film Oscar’ı için yarışan “Yılanın Kucağında,” iki akademisyeni Amazonlar’a gönderiyor ve bir şamanın eline teslim ediyor. Sonrasında bu karşılaşma, “Karanlığın Yüreği”ni anımsatan bir çatışma sunuyor “Yılanın Kucağında.” “Medeni” olan ve olmayan, “ilkel” olan ve olmayan, “doğal” olan ve olmayan… Temposuyla taviz vermeyen, görsel olarak insanın zihnine kazınan, sıradışı bir film. Çok yoğun ve zorlayıcı da olsa, katılmanızda fayda olan bir yolculuk, bir tecrübe.

Ağabeylerimin Bana Öğrettiği Şarkılar (Songs My Brothers Taught Me, Chloe Zhao)
Alkolün yasak olduğu, tek katlı evlerin ve geniş boş alanların bulunduğu ve erkeklerin birden fazla kadınla evlendiği bir kasaba. Başka bir Amerika bu filmde gördüğümüz. Amerikan yerlilerinin özerk bölgesi Pine Ridge’de geçiyor film. Kameranın odağında bir abi ve kız kardeşi var. Abinin hayali, sevdiği kızla birlikte Los Angeles’a gitmek. Kızın derdi ise abisinden kopacak olmak. Küçük ama sıcak ve gerçekçi bir öykü izlediğimiz. Evet, Amerikan bağımsız sineması bu tip hikayelerde uzmanlaştı, ama bu filmde, daha önce görmediğimiz bir dünyada olmanın etkisi de var. Çok iddialı, yeri yerinden oynatan bir film değil belki ama izlediğinize mutlu olacağınız bir film.

Seni Seviyorum Hedi (Inhebek Hedi, Mohamed Ben Attia)
Hayatımda kaç Tunus filmi bilmiyorum ama aynı 12 saat içinde “Hedi” ve “Tam Gözlerimi Açarken”i izlemek ilginç oldu. Berlin’den En İyi İlk Film ve En İyi Erkek Oyuncu ödülleriyle dönen film, içine kapanık, hiçbir zaman ailesinin sözünden çıkmamış, ama ne yaptıysa da başarılı abi kadar göze girememiş Hedi’yi anlatıyor. Düğününe birkaç gün var ve Hedi belki de hayatında ilk defa içinden geleni yapmaya karar veriyor. Aldığı ödülleri hak ettiğini düşündüm. İyi film. Biraz da birkaç yıl önce izlediğimiz, dostum Can Kılcıoğlu’nun filmi “Karnaval”ın Alis’i ile Hedi’nin aynı kişi olduğunu da düşünmedim değil!

Vahşi (Wild, Nicolette Krebitz)
Mayınlı Bölge, her sene hevesle daldığım bir bölüm. Kimi zaman yorucu veya zorlayıcı da olsa, insanın kendini test etmesi, sınırlarını zorlaması açısından önemli buluyorum. “Vahşi” de bu senenin en ilgi çeken filmlerindendi. Bir kadının karşılaştığı kurtla ilişki kurmaya başlaması, nereden baksanız ilginç bir film. Hikayenin ilerleyişinin sürprizlerini bozacak değilim, ama yer yer korkarak, yer yer anlamaya çalışarak izlediğiniz, bir garip zooseksüel (!) filmi bu. İyi mi? Kesinlikle. Her zevke göre mi? Asla. Sanatın biraz rahatsız edici, yorucu olmasını istiyorsanız o zaman tamam.

Yeraltı Kokusu (Underground Fragrance, Pengfei)
Biraz Tsai Ming Liang havası taşıyan bir Çin filmi. Elbette onun daha tempolusu. Görme yetisini kaybeden bir oğlan ile erotik danslar yaptığı gece kulübünden kurtulup normal bir hayata geçmeye çalışan kızın sıradışı ilişkisini anlatıyor film. Ancak yaşadıkları yer, yerin altında bir apartman. Yaşam ve çalışma koşullarıyla belirgin bir politik ton da içeren, hafif melankolik bir film. Yan öykülerden horozlu teyzeye dikkat! 

Yolculuk (Viaje, Paz Fabrega)
Hayatımda hiç Kosta Rika filmi izledim mi, bilmiyorum. Bu küçük, kısa aşk filmi (belki de aşk yerine romans demek gerekiyor), şehirde bir partide başlayıp kırsalda biten bir Latin “Before Sunrise”ı sayılabilir. Doğal ve keyifli diyaloglar, en eğlencelisinden en mahremine kadar yeni tanışan iki gencin romansına dair gerçekçi detaylar ve şık siyah-beyaz sinematografisiyle tatlı bir film.