Tuesday, November 13, 2007

Altın Portakallı Yumurta

Güzel bir film Yumurta; izleyeni yormayan, durgun ama kesinlikle sıkıcı olmadan sakin sakin ilerleyen ve hedefine ulaşan başarılı bir film..

Son yıllarda bir filmi izlemeden önce hakkında herhangi bir şey okumama eğilimindeyim. Kısacık bir konu özeti bile olsa uzak duruyorum, ya da durmaya çalışıyorum diyelim.. Yumurta için de öyle yaptım, cumartesi günü hakkında hiçbir şey bilmeden gittim sinemaya. Aslında beni neyin beklediğini tahmin ediyordum az çok.. Öncelikle, daha ilk uzun metrajlı çalışması Herkes Kendi Evinde’de nasıl bir sinema anlayışına sahip olduğunu gözümü soka soka göstermişti Semih Kaplanoğlu. İkinci olaraksa, filmin bir üçlemenin ilk parçası olduğunu biliyordum, bu da filme bakışımı az da olsa etkiledi tabi ki, ama aynı zamanda gerekli bir bilgiydi bu sanırım.. Her neyse, gelelim filme..

Konusunu her yerde okuyabilirsiniz, o yüzden kendi değerlendirmeme geçmek istiyorum hemen.. Sakin bir film, durgun, acelesi yok.. aklınızı başınızdan alıp ordan oraya sürüklemek isteyen fırtına gibi bir film değil kesinlikle.. Uzun planlar, sıfır müzik, sadece gerçek hayattaki hızında bir kasaba ortamı, tüm renkleri ve sesleriyle.. Aynen Herkes Kendi Evinde’de olduğu gibi bir kır-kent karşılaşması filmi bu; ama bu sefer Kaplanoğlu “kır”a daha fazla ağırlık vermiş, çünkü olayın mekanı bir kasaba (Tire). Bu arada, “olay” diyorum, ama filmde olay (Yusuf’un annesinin ölümü üzerine Tire’ye gelişi) filmin başlangıç noktasını oluştursa da sanki bilinçli olarak ikincil bir öneme sahip bırakılmış gibi.. Bunu söylemek sinema sanatı açısından ne kadar doğru olur bilmiyorum, ama bana bir durum hikayesini anımsattı film genel olarak. Karakterler üzerinde yoğunlaşılması, ikincil, hatta üçüncül karakterlerin bile özenle yaratılmış olması, kasabanın fiziki yapısının filmin önemli bir unsuru olması gibi noktalar durmadan bunu düşündürdü bana. Ve tabi ki film boyunca beni saran bir histi bu öncelikle..

Yumurta’yı izlerken, (daha da çok, izledikten sonra) Türk sinemasının yakın dönemdeki diğer başarılı örneklerini düşündüm durdum, ister istemez. Özellikle Nuri Bilge Ceylan sinemasıyla yakın akrabalığı gözden kaçacak gibi değil. Ceylan’ın özellikle Uzak öncesi filmleri (Koza, Kasaba ve Mayıs Sıkıntısı) ile bir toplu gösterim yapılsa hiç göze batmaz herhalde. Ama bu kesinlikle kötü bir şey değil, hatta sinemamızın bu tarz örneklere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Oyunculuklara gelirsek.. Kaplanoğlu, çağdaşı diğer minimalist sinemacılar gibi genelde amatör oyuncuları tercih etmiş, süperstar Nejat İşler istisnasıyla tabi ki.. Ama hakkını yemeyelim, ayrıksı bir süperstar İşler; oyunculuğunda her zaman belli bir doğallık ve samimiyet var, bu filmde de bunu görmemek imkansız. Ayla karakterini canlandıran Saadet Aksoy oldukça iyi bir iş çikarmış; kesinlikle sırıtmamış ya da yapmacıklığa kaçmamış, Altın Portakal’ı da aldı zaten, daha ne olsun.. Yan rollerde de herhangi bir rahatsız edici performansa rastlamadım; amatör oyuncular yönetmenin kendilerinden istediğini vermişler, yeterli..

Güzel bir film Yumurta; izleyeni yormayan, durgun ama kesinlikle sıkıcı olmadan sakin sakin ilerleyen ve hedefine ulaşan başarılı bir film.. Herkes takdir etmeyecektir değerini, bu da normal, üzülmek anlamsız.. Üçlemenin diğer filmlerini bekliyorum şimdi, heyecanla değil, sakin sakin..

PS: Filmi izledikten sonra Sevin Okyay’ın Radikal Cumartesi’ndeki yazısını okudum, içimden geçenleri tabi ki çok daha güzel bir biçimde yazmış kendisi, saygılarımı sunuyorum.. Pazar günü de Radikal’de Nejat İşler’in röportajı vardı, bakmakta fayda var..

Thursday, October 25, 2007

It's dark, is it always this dark?*

24 Ekim 2007.. Serin, yağışlı bir gün.. Her zamanki gibi bilgisayarın karşısında vakit öldürüyordum ki dışardan gelen sesleri duydum birden, ister istemez.. Belli ki büyük bir kalabalık yürüyüş yapıyordu, “tekbir, allahü ekber” nidalarını da duyunca “ülkücüler toplandı herhalde” diye düşündüm.. Balkona gidip bakmak istedim, göreceğim manzarayı çok iyi bilmeme rağmen; ne olabilirdi ki? Bağırıp çağıran, küfürler savuran kaba saba birkaç yüz adam görecektim muhtemelen.. Gösterinin kendisi de gayet “anlaşılabilir”di; ne de olsa çok kritik dönemlerden geçiyorduk, halkımız çok hassas ve öfkeliydi vs. Ve evet, ben bu gösterileri sevmiyordum, sevmiyorum.. Bu “düzlüğü”, bu kabalığı insana yakıştıramıyorum belki de.. Ama bugün gördüklerim daha da fazlasıydı, içimdeki ümitsizliği ve karamsarlığı bir kat daha arttıran bir şeydi..

Yürüyenlerin büyük çoğunluğu ilköğretim ya da lise öğrencisiydi; üstlerinde üniformaları, ellerinde bayrakları o ülkücülerden aşina olduğumuz sloganları dillendiriyorlardı.. Karşı binadaki yaşlı teyze de alkışlarıyla eşlik ediyordu çocuklara, sanki bir geçit törenini izliyormuşçasına.. O an hem büyük bir öfkeye hem de, öfkeyi de bastıran, derin bir çaresizlik hissine kapıldım, kapıyı güçsüzce kapatmadan önce derin bir nefes aldım, ve sessizce, hatta dışarıdakilere görünmemeye çalışarak içeri girdim.. Evimde olmama rağmen yine de korktum sanırım, “onlardan” olmadığımı anlarlar diye..

Sadede gelebilirim sanırım.. Aklıma takılan, ruhumu sıkıntıya sokan, geceleri uyutmayan bazı sorular var kafamda: nasıl bir toplum olmaya doğru ilerliyoruz? Tabularımızın her geçen saniye arttığı, kırmızı çizgilerimizin uçsuz bucaksız hale geldiği, belli başlı kanaatler dışında kimsenin aklından, içinden geçeni söylemediği, söylediğinde linç edildiği ya da hapse atıldığı bir toplum mu var hayalimizde? Geleceğimiz için düşlediklerimiz bunlar mı gerçekten? “Onlar bizim geleceğimiz” dediğimiz çocuklara baskıyı, sorunları şiddetle çözmeyi, hatta faşizmi öğreterek mi atacağız gelecekteki güzel günlerimizin tohumlarını? Konuşmayı öğrenmeden öldürmeyi öğrenmelerini sağladığımızda daha iyi bir dünya/Türkiye bizi bekliyor mu olacak? Cennete gitmeyi mi düşünüyoruz acaba böylece? Burada yaşamak imkansız hale geldiğinde cennete mi uçacağız hep beraber?

Bugün o çocukların grubunun önünde bir de orta yaşlı bir insan vardı.. Belki öğretmenleriydi, belki de değildi, bilmiyorum.. ne olursa olsun.. Bu ülkeye, ülkeme, geleceğimize olan inancım her geçen gün daha da azalıyor.. “Ya sev ya terket”çilere kalırsa yakında terketmem gerekecek sanırım buraraları.. Öldürüleceğim ya da.. Belki de bir linç.. Bana bir şey olmasa bile başkaları yaşayacak bunu, yaşıyorlar da her gün zaten.. Ve bu ülkenin muhteşem çoğunluğu, engin kitleleri bu durumum aynen böyle devam etmesi için gereken her türlü yatırımı yapıyorlar.. “Yeni nesiller” yetiştiriyorlar işte.. Gelecek onların, ve bu gelecekte benim yerim var mı emin değilim..


* The Flaming Lips

Monday, October 22, 2007

filmekimi'nde bir haftasonu

önceki yıllarda filmekimi tıpkı istanbul film festivali ve ifistanbul gibi sabahtan başlanan, akşama kadar film izlemekle, film konuşmakla, film yiyip film içmekle geçirilen günler demekti. bir hafta sürdüğü için yüksek kondisyon gerektirmezdi, üstelik "seçme" bir festival olduğu için "karavana" ihtimali de tüm festivallere göre daha azdı. öğrenciliğin gözünü seveyim, bu yıl sadece tatil günlerinde film izlemeye gönül indirdim. bir değişiklik olmazsa da ilk iki günde izlediğim dört filmle tamamlayacağım festivali. kısaca bahsetmek isterim o dörtlüden.


joe strummer - gelecek daha yazılmadı (the future is unwritten, julien temple)

sanırım yüzünü hiç görmediğim insanlar arasında en sevdiğim kişidir joe strummer. belki de "idolüm" diyebileceğim tek insandır. dolayısıyla bu filme gittiğimde deli olmayı, ağlamayı, kederlenmeyi bekliyordum.

ne var ki, hesaba katmam gereken şey bunun bir julian temple belgeseli olduğuydu. izlemişseniz bilirsiniz, "hayatım boyunca en çok istediğim şey glastonbury'ye gitmek" diye girersiniz temple'ın filmine, çıktığınızda "gitmesek de olur muymuş acaba?" dersiniz. sex pistols hayranısınızdır, "the filth and the fury" bittiğinde onlara dair bildiğiniz her şeyi gözden geçirirsiniz. temple idolleştirmeden kaçınır, mümkün olduğunca hatalara, insaniyete odaklanır ve belki de bir belgeselcinin yapması gereken de budur zaten. filmlerini izlersiniz ve belgeselin öznelerine tapınmazsınız, onu tanıdığınızı hissedersiniz.

joe strummer için de durum bu oldu. the clash'in ne kadar büyük bir grup olduğunu, joe strummer'ın ne kadar mühim bir insan ve müzisyen olduğunu anlatmadı temple bize. filmi izleyenin bunu zaten bildiğinin kabulüyle başka şeylere odaklanmıştı yönetmen. harika da yapmıştı. ağabeyinin intiharının travması, şöhretin suçluluk duygusu, grup arkadaşlarıyla ilişkileri, kadınları, inzivası ve geri dönüşü... destansılığın yerine samimiyeti koyan, güzel bir profildi bu. yine de gelmiş geçmiş en büyük rock'n'roll albümü saydığım "london calling"e geldiğinde konu, en önemli şarkısıdır dediğim aynı isimli şarkıya geldiğinde sıra, gözlerim dolmadı, tüylerim diken diken olmadı diyemem.

8 / 10


control (anton corbijn)

ne zamandır beklediğimiz bir filmdi "control." anton corbijn gibi rock alemini avcunun içi gibi bilen bir adamın elinden çıkıyordu ki, bu adam çoğumuz henüz doğmadan önce u2 ile, r.e.m.'le, depeche mode'la düşüp kalkıyordu. artık imzası haline gelmiş sepya tonlarında bir renksizlikte, sıcak ve duygulu resimleri de son 25 yılın rock müziğinde görsel karşılık aranırsa ilk akla gelecek imgelerdendir.
film, joy division değil, ian curtis filmi. dolayısıyla grup ian curtis'in hayatında olduğu gibi filmin dünyasında da sadece bir motif. curtis'in eylemlerinin temel motivasyonu değil. grupla ilgili başardıkları onda ne mutluluk, ne suçluluk, hiçbir etki bırakmıyor. fakat gerçekte de böyle mi olmuş? sadece debbie ile gençlik hatası olduğunu kabul ettiği evliliği mi onu bunalıma sürükleyen? tutarsızlıkları insani, suçluluğu haklı belki. ama bunların hiçbirisi bir insanın 23 yaşında kendisini öldürmesinin sebebi olarak gösterilebilecek inandırıcılıkta değil.

bunun joy division değil ian curtis filmi olduğunu baştan ortaya koyunca corbijn grubun müziğiyle de, tarihteki önemiyle de, ne başardığıyla da ilgilenmiyor. sonrasına da bakmıyor, öncesine de. peter hook, bernard sumner ve stephen morris, hepsi ian'ın hayatına teğet geçtikleri kadar varlar. bu, şüphesiz ki, bir tercih. ama müziğin geri planda yer aldığı bir müzik filminden bahsediyorsak burada şaşırdığımızı belirtmeliyiz.

evet, bu "düşmüş bir rockstar"ın veya "yitik bir idol"ün filmi değil. kafası karışık, sorunlu, bunalımlı bir çocuğun filmi. ama tüm sekansların üzerine kurulduğu bir filmde o kafa karışıklığına dair daha fazla aydınlanmak, daha fazla fikir yürütüldüğüne tanık olmak istiyor insan. bunu da "control"de bulamıyor. örneğin "24 hour party people" gelsin aklımıza, otomobilin ön koltuğunda curtis'in bowie'ye "five years" yüzünden demediğini bırakmamasını unutmak mümkün mü?

ayrıca, filmin ritmi ve süresi de bir parça sorunlu kanımca. curtis'in in sanatının izlerini parça parça araması corbijn adına saygıdeğer bir tavır, ama filmin son 40-45 dakikasında her şeyin debbie-annik çekişmesine inmesi de tekrarlara sebep olmuyor değil.

olumlu yanından bakalım, bu film görsel olarak harikulade, final sahnesindeki beyne kazınan plan başta olmak üzere. müziklerle de birleşince film tam anlamıyla 70'ler sonu havasını yakalıyor. oyuncular da çok başarılı. ama bir müzik filmi olarak da, karakter draması olarak da üzerine düşenleri yeterince yerine getiremiyor ve bir noktada yüksek beklentilerin altında kalıyor.

6.5 / 10



persepolis (vincent paronnaud, marjane strapi)


kimi anlarında komik, kimi anlarında hüzünlü, hatta acıklı, kimi anlarında da ürkütücü olan çok film bulamazsınız. bir hayat öyküsünü bir siyasi tarihe koşut olarak işleyen "persepolis" bunu beceriyor. sanki 2007 yılının istanbul'unda bu filmi izlemenin bir anlamı vardı bir yandan. halkın humeyni'nin tarafının halkın % 99.99'luk destekle iktidara gelmesi gibi! ama hayır, "not without my daughter" benzeri bir tek taraflı anti-propaganda filmi değil bu. güzel bir ülkenin içeriden samimi bir tasviri bu. güzellikleri ve kötü yanlarıyla. zira marjane strapi'nin aynı mizahi ama eleştirel bakışını avrupa'ya yöneltişini de izliyoruz "persepolis"te.


filmin en sıcak yanlarından birisi ise el altından alınan kasetlerdi. marji'nin iron maiden'dan aldığını sanırım hepimiz alıyoruz zaman zaman; umudu.


8/10



kelebek ve dalgıç giysisi (le scaphandre et le papillon, julian schnabel)

festivalin benim adıma sürprizi ve bu yılın en güzel filmlerinden birisi. locked-in sendromu denen bir illet, sol gözü dışında hareketsiz bırakmış jean-dominique bauby'yi. zaman içinde dünya ile iletişiminin tek metodunun alfabeyi ona okuyan hemşirelere göz kırparak harfler, sonra kelimeler, sonra da cümleler yazdırarak olabileceği ortaya çıkıyor.


konusu böyle anlatılabilecek bir film "my left foot"tan "mar adentro"ya bir dolu film geliyor akla. "kelebek ve dalgıç giysisi"ni benzerlerinden ayıran, duygu sömürüsü, aşırı didaktizm veya gözyaşı bombası olmak gibi unsurlardan uzak olması. bunu yapmamak için de jean-do'nun iç sesinden kimi olayları nasıl da kafaya aldığını görüyoruz ve bu da iyi sonuç veriyor. schnabel'ın ilk başarısı bu.


diğeri ise son derece temposuz bir filmi ağırlaştırmaması, akıcılığı hiç kaybetmemesi. öte yandan gerektiği zaman da izleyiciyi sıkmaktan korkmaması. zira izleyicinin kendini jean-do'nun yerine koyması da gerekli. daraldığımız, dayanamadığımız da oluyor ama bu anların her biri çok gerçekçi ve film adına değerli. üslubu içeriğin belirlediğine harika bir örnek oluyor film.


filmin sol gözden yansıtılan ilk dakikaları ise olanca zorluğuna rağmen son yılların en etkileyici açılış sekanslarından birisi kanımca. aklıma geldiği kadarıyla sadece geçtiğimiz yılın filmekimi'nde "free zone" natalie portman'ın arka koltukta gözyaşlarına boğulduğu plan-sekansı bu konuda "kelebek ve dalgıç giysisi" ile yarışabilir kanımca.


schnabel'in cannes'ı neden aldığı her sahnede açıkça belli zaten. gerçekten cesur bir yönetim var filmde, sevindirici olan ise bu cesaretin karşılığını almış olması.


aslında bu filme dair söylemem gereken çok şey var. içimden gelen ama, anlatamadığım. u2'nun "ultraviolet (light my way)"inin çaldığı andaki coşkusu gibi. acı dolu flashback'ler gibi. yalnızlık, sessizlik ve iletişim, umutsuzluk ve devam etmek, hayat ve ölüm üzerine lirik bir şiir bu, mutlaka izlenmesi gereken.


9 / 10

Sunday, October 7, 2007

siradisi bir aciyla senlenen siradan bir hayat..

Siradan hayatinin siradan bir gunu.. ya da siradisi hayatinin muhtesem olceklerde siradisi bir gunu..

Tercihin ilk secenek..

Kanepede uzanmis televizyon izliyorsun, agzin da bos durmuyor elin de, bir yandan kanal degistirirken diger yandan bir seyler atistiriyorsun, gozunu ekrandan ayirmamaya gayret ederek tabi ki.. reklamlarda kalkip milyonlarca saattir acik olan bilgisayarina bakiyorsun, hayatina ufak tefek renkler katacak yeni birseyler var mi diye, yeni bir mail, bir mesaj; ya da diger siradan insanlardaki siradan degisikliklere bakmakla yetiniyorsun, yetinmek zorunda kaliyorsun..

Bombos gecirdigini biliyorsun o saatleri, ama “nasil olsa daha iyi birsey yapamayacagina” dair kanaatin saglam, ikna ediyorsun yine kendini, devam ediyorsun yuzmeye sevimli bosluklarda.. sonra sacma sapan bir haber, sacma sapan bir bilgi silsilesi carpiyor yuzune birdenbire, uzaklardan..

“neden simdi, neden ogreniyorum ben bunlari yillar sonra.. yillar sonra onun hakkinda bilmem gerekenler bunlar miydi..”

Hem icindeki hem de etrafindaki bosluk icine dusmek uzere oldugun dipsiz bir kuyuya donusuyor birden.. belki de dusuyorsun yavas yavas, kim bilir..

“Kotu, cok kotu.. neden boyle, neden o, neden bu kadar erken.. kahretsin..”

Elinden birsey gelir mi acaba, gelmez herhalde, kimsin ki sen sonucta, ne yapabilirsin.. onun icin kimsin, o senin icin ne.. anlamsiz hayatina anlam katmaya mi calisiyorsun yoksa sadece.. icindeki huznun nedeni ne, o surekli acinin kaynagi ne.. neden mutluluklarin saniyelerle olculuyor.. neden gozlerin daha sik dolar oldu yaslandikca.. neyi telafi etmeye calisiyorsun peki.. ne gececek eline.. sart mi birsey gecmesi..

“Neden uzgun bu kadar.. tamam, biliyorum neden uzgun oldugunu, ama neden uzgun olmasi gerekiyor ki.. paylasabilir miyim onun huznunu.. benimkilere katabilir miyim bir kismini.. o kaldiramaz bu kadarini, cok gucsuz, hep oyleydi..”

Rahatliga veda ettin artik kesin bir bicimde, icinde yeni bir huzursuzluk, kolay kolay dinmeyecek yeni bir aci var.. bununla yasamayi ogrenmen gerekiyor.. ogreniyor musun..

Saturday, September 29, 2007

Album Degerlendirmesi - Elvis Perkins, "Ash Wednesday"



Son yillarda indie muzikteki amerikan ustunlugunu percinlercesine geldi Elvis Perkins’in ilk albumu “Ash Wednesday”, iyi ki de geldi..


Sonunda muzik.. 2007 yili dolu dolu geciyor, gun boyu oruc tutmus muminlerin iftara kostugu gibi saldirdim yeni albumlere.. Gecenlerde sunu fark ettim ki bu sene singer/songwriter tadindaki muziklere epey agirlik vermisim, daha dogrusu, dinledigim albumler arasinda bu tarz albumler on siralara yerlesmis gonlumde. Rufus Wainwright, Patrick Wolf, James Yorkston vs., ama iclerinde bir tanesi daha da one cikti, kendini cok fazla sevdirdi, yeterince hakkini veremedigim bu tarzi aslinda ne kadar takdir ettigimi hatirlatti bana: Elvis Perkins’in ilk albumu Ash Wednesday.

Elvis Perkins’e dair birseyler soylemek lazim once.. 17 yasinda babasini (Anthony Perkins) AIDS yuzunden, 26’sinda da annesini (Berry Berenson) 11 eylul saldirilarinda kaybeden bir insandan bahsediyoruz. Dolayisiyla albumdeki huznu ve kederi “aciyla yogrulmus bir hayatin yansimalari” seklinde yorumlayabiliriz, ama kismen.. Cunku Perkins tum sanatsal birikiminin bundan ibaret olmadigini hissettiren bir albume imza atmis.. Bob Dylan, Leonard Cohen ve Nick Drake gibilerden esinlendigi de ortada, ama onlari taklit ettigini dusundurmemeyi basarmasi guzel.. Gelelim albume..

Cok derin yorumlara gerek yok aslinda.. Hani bazen insanin kafasina eser de “ya gercek muzik bu iste” diyesi gelir ya, hatta der de bazen, “gercek muzik” diye birseyin olmadigini unuttugu anlardan birinde.. Iste bu album bana bunu neredeyse her dinleyisimde dedirtti. O kadar duru ve yumusak ki, hemen sariveriyor insani.. Ilk sarki “While you were sleeping” ten eleveriyor aslinda nasil bir album oldugunu ve sessizce fisildiyor bizi uyarircasina: “aceleye getirmek istemiyorum hicbir seyi, sen de rahat ol, vaktimiz bol..”. Gelgelelim bunun hemen ardindan “yine de tum dikkatini bana vermeni istiyorum” dercesine o sirada mesgul olunan ne varsa birakip ikinci sarkiya, “All the night without love” a dikkat kesilmemizi istiyor; tersi de pek mumkun degil zaten, sarki oyle sarsici ki.. Ucuncu parca “May day” albumun belki de en keyifli, en neseli parcasi ama cok tatli olmasina ragmen albumun zayif noktalarindan biri gibi geldi bana.. esasen albumun huzunbaz sarkilarina tav oldugum icin herhalde.. Number 4, “Moon woman part 2”, gecen senenin en iyi albumlerinden “The Trials Of Van Occupanther” (Midlake) i animsatti bana, cok hos.. ama yine de bir insana bu kadar sik “does anybody love you?” diye sormanin insan haklarina aykiri oldugunu dusunuyorum..

Besinci parca, “It’s only me”, belki de albumun en iyisi, ya da soyle soylemek gerekir, en derini, en acitani, en vurucusu.. Bir sayiklama seansi.. cocukluk korkulari, sanrilar, acilar, gercekler.. mukemmel.. “hey wait for me, hey wait for me”... Sonraki sarki “It’s only me” ye mukemmel bir devam: “Emile’s vietnam in the sky”.. sahane kemanlari ve kisa bir fransizca bolumuyle tam bir Leonard Cohen’e saygi durusu; bu adam sesini cok iyi kullaniyor yahu.. Albume adini veren sarki “Ash Wednesday” ise kesinlikle sabahki uyku mahmurluğu sarkisi.. Perkins o guzel sesiyle her dizeyi oyle uzatiyor ki sakin sakin, insanin tatli tatli esneyesi geliyor.. Sekizinci parca, “The night and the liquor”.. bir sarkinin hissettirdikleri adiyla bu kadar uyumlu olur.. Uc kisilik bir ask hikayesi: “it’s true I loved her then forever, but now it’s you that I love always loved never”. Sonraki sarki “It’s a sad world after all” albumun en agirlastigi nokta, guzel bir ninni.. huzun icsellestirilmis, ateskes ilan edilmis.. “Sleep sandwich” biraz canlilik getiriyor tekrar, tatli, hos tinlayan bir sarki, ama fazla kosesiz ve biraz siradan.. Son olarak “Good friday”, mukemmel bir kapanis parcasi.. sarki oyle bitiyor ki ondan sonra baksa bir sarkinin gelmesini beklemiyor insan gercekten de.. sakin sakin fade out oluyoruz hep beraber..

Sonuc olarak.. mukemmel bir album degil bu, kendi icinde sorunlari da var (albumun ikinci yarisinin temposunun fazla dusmesi, parcalarin dengeli dagilmadigi hissi gibi). Ama kesinlikle yakin ilgiyi hak ediyor.. Belki de en onemli ozelligi cok sicak olmasi ve insani hemen sarmasi, insan sevmekte zorlanmiyor.. Eger bu yaziyi okuyan birileri varsa gercekten, edinsinler bu albumu bir sekilde ve sozlerinin uzerinde durarak dinlesinler.. Guzel seyler yakalayacaklar..

Album uzerine birkac link: Allmusic, Pitchfork, Amazon.

Friday, September 28, 2007

Hepimiz zenciyiz!


patti smith (bizim bildiğimiz kadarıyla) ikinci defa istanbul'daydı. bazılarının neden diğerlerinden daha büyük olduğunu, efsane denen şeyin neye benzediğini, kayıtlı ürünlerin iki boyutunda değil de aynı havayı solurken anlayabilmek için oradaydım. anladım da...

büyük bir patti smith hayranı sayılmam. hani, sevginizden çok saygı duyduğunuz isimler vardır ya, o mesafedeydim patti'ye. evet, "horses" ve "easter" en sevdiğim kayıtlar arasındadır, ama işte, sürekli dönüp de dinlediğimi de söyleyemem. anladınız işte, herkes için vardır böyleleri. örneğin "twelve" çıkmadan önce aylarca patti smith albümü koyup dinlememişimdir. ama konser haberini alınca da elimin titrediğini bilirim. durumu açıklar sanırım.

25 eylül gecesi babylon'a gelmeden öncesinden bahsedeyim. gündüz vakitleri, babylon lounge'daki şanslı azınlık arasındaydım. bir saatlik basın toplantısında odaya girdiği anda ortamda yayılan hava, içerideki herkesin ne kadar şanslı olduğunu bildiğini gösteriyordu.
hafif kambur, yavaş yavaş yürüyerek ve şehla gözleriyle çevreyi ağır ağır süzdü. kalın kaşları, seyrek saçları, hatta belli belirsiz bıyıklarıyla, yine bildik erkeksiliği, daha doğrusu cinsiyetsizliği üzerindeydi.

karşımıza geçti ve, "bir saat boyunca buradayım, ne isterseniz sorabilirsiniz, eğer cevabını biliyorsam yanıtlarım," dedi. öyle de yaptı.

guantanamo'da tutulan murat kurnaz için yazdığı şarkıyı anlattı. müziğin protesto için belki de en etkili ifade biçimi olduğu zamanlardan geliyordu patti, "without chains"i de bu bilinçle, ama aynı yaşta bir çocuğu olan bir anne duygusallığıyla yazmıştı. murat yıllarca zincirlerle yürümeye alışmıştı ve serbest bırakıldığında yeniden yürümeyi öğrenmesi gerekmişti, bunu anlattı.

"twelve"deki hangi şarkıyı neden seçtiği soruldu, albüm içindeki notlarda zaten uzun açıklamaları var ama, "gimme shelter"ı çok güçlü bir savaş karşıtı şarkı olduğu için ("savaş, güzelim, bir el ateş uzaklığında; aşk, kardeşim, bir öpücük mesafede") seçtiği malum mesela. "midnight rider" ise sadece kendisi çok sevdiği için oradaymış.

ntv'den banu güven "neden efsaneler 60'larda vardı da artık yoklar?" dedi, "rönesans dönemi de böyleydi ama; michelangelo, raffaello, da vinci aynı dönemde çıktı. sonraki dönemlerde büyük sanatçıların daha farklı zamanlarda ortaya çıktığını gördük. her dönem mutlaka önemli isimler çıkacaktır müzikte de." ama jimi hendrix'in kendisi için hep en büyük kalacağını da ekledi.

benzer şekilde, neler dinlediği sorulduğunda hem efsane gitaristi ve kadim dostu lenny kaye, hem de patti "sizi hayal kırıklığına uğratacağız," dedi, ornette coleman, john coltrane ve şu an hatırlamadığım birkaç klasik müzisyenin isimlerini zikrettiler. yeni bir isim çıkmadı ağızlardan, ama hayal kırıklığı ne demek!

sonlara doğru ben de söz aldım, "son yedi yılda üç albüm, 75-80 dönemini saymazsak en üretken döneminizi yaşıyorsunuz. yeni bir albüm gelecek mi?" dedim. "kesinlikle," dedi. bu albüm çıktığında kendisini yeni materyal yazamamakla suçlayanlar olduğunu, halbuki elinde bir dolu yeni şarkı olduğunu ve kısa zamanda onları yayınlayacağını söyledi.

toplantı biterken gitarını aldı, ayağa kalktı ve "my blakean year"i söyledi. babylon lounge'ın ufacık salonu konser mekanı olmuştu adeta, ya da tam tersi, konser denen olguyu önemsizleştirircesine vurucu bir performansı oracıkta sergiledi patti. 20 kişilik bir toplulukta ondan bir şarkı dinliyordum, bu kesinlikle müzikal anlamda en önemli anılarımdan olmalıydı. sonrasında bundan yıllar önce kadıköy zero'dan alınmış "horses" cd'min kapağını patti smith ve lenny kaye'e imzalatmak da öyle.

Konser

ikinci günü bilmiyorum, ki ona da gitmek isterdim, zira seyirciyle iletişimi, anlattığı hikayeleri her an değişebilir kadının, eminim ikinci gece de bambaşkadır. ben ilk gece oradaydım. basın toplantısında patti'nin sakin sakin otururken eline gitarı alıp ayağa kalktıktan sonra nasıl değiştiğini anlattım. konserde bunu katladı.

hani patti şiirler okur ya, o gün içerisinde sanırım kapalıçarşı'da, başına gelen bir hikayeyi anlattı. bir adama bir şey sormuş, adam "mmmrrrrhh" diye yanıtlamış, "ki sanırım bu da 'ben oruç tutuyorum' demekti," dedi patti. "ben oruç tutmuyordum. ben ne yapabilirim, diye düşündüm. sigarayı bırakmak desem, zaten kullanmıyordum. alkol? o anda içmiyordum ki. karar verdim ki bir götlek* olmayı bırakabilirdim!" bunları grup çalarken, ağır ağır, tiyatro gibi, şarkı söyler gibi, konuşur gibi anlattı. gözlerinizi nasıl alabilirsiniz ki böyle bir sanatçıdan? bırakın sahnesini, konuştuğu her bir an sanat "happening"i onun!

şarkıların sonlarında, aralarında, içinde, sözleri değiştirerek, yenilerini ekleyerek verdiği mesajların birçoğu "sokaklara inin, tepki gösterin" minvalindeydi. "asla hükümetinizin sizi bir savaşa sokmasına izin vermeyin, biz beceremedik. başkanımızın ve hükümetimizin başka bir ülkeyi haksız şekilde işgal etmesini engelleyemedik ama siz engelleyebilirsiniz! güç sizdedir!" diye haykırdı bir keresinde. "HİÇBİR SAVAŞIN BİR HAKLI SEBEBİ OLAMAZ! HİÇBİR DİN, HİÇBİR İNANÇ SAVAŞI HAKLI GÖSTEREMEZ!" bunu söyleyen kadın da inançlı bir kadın. ama onun inancı işte böyle güzel inanç!

"gloria"nın son anlarında (bilen zaten bilir, şarkının ilk dizesi "isa birilerinin günahı yüzünden öldü, benim değil"dir) "kim inanabilir ki benim küçükken bir misyoner olmayı planladığıma!" dedi. sonra sahneden indiler. tekrar geldiklerinde hikayesine devam etti, "küçükken babam beni çağırdı ve 'patti lee, neden misyoner olmak istiyorsun? ülke ülke gezmenin ve onlara inancını anlatmanın ne anlamı var ki? ülke ülke gez ve diğer insanların inançlarını öğrenmeye çalış asıl,' dedi." böyle babadan böyle kız çıkar zaten.

"gloria," "because the night," "people have the power," "rock'n'roll nigger" ve "children of the revolution" sonlara saklanan bombalardı. "soul kitchen," "gimme shelter," "are you experienced" ve finalde kapkaranlıkta söylenen "smells like teen spirit" benim hatırladığım "twelve" şarkılarıydı. birkaç defa seyirciler arasına indi, lenny kaye çalıp söylerken kalabalığın içinde dans etti. bu arada kendisine "rock'n'roll patti, come on!" diye bağıran bir gerizekalıya (allahım dünyada böyle tipler neden var?) "whaddya mean, 'come on!'?!" dedi. "rock'n'roll dinlemek istiyorsan birçok mekan vardır dışarıda, kapı orda" diye herifi bir güzel göt etti. "rock'n'roll'un birçok yolu vardır" dedi haklı olarak. herif "play for hilly" dedi. (hilly kristal, cbgb's'in merhum sahibi) "tamam, hilly için çalalım," dedi. tam hatırlamadığım bir şekilde herife bir daha geçirdi. neyse, adam gibi dinleyici de çok vardı neyse ki.

bir tanesi, örneğin, allen ginsberg'ün "howl"unu verdi, oradan bir şiir okuması için. biste "footnote to howl"u okudu oradan, "holy istanbul!" dizesini de atlamadan.

rock'n'roll'un, punk'ın, şiirin nigger'ı kaç defa tüylerimi diken diken etti anlatamam. "gelmeyenler çok şey kaçırdı" denir ya, gelmeyenlerin ne kaçırdıklarını tahmin bile edemeyecekleri kadar değerli bir konserdi, ayindi. ama yine de kaçıranları suçlayamam. zira içerisi kalabalık değildi, şoke edici bir şekilde. babylon'un perdeli kapısından sahneye kadar olan kısım doluydu ama bara kadar olan kısım da cidden boştu. çok ufak bir uğraşla en önlere gelebildim. anlamak zor. iki günde tüm biletleri tükenen bir konser neden böyle oldu bilemiyorum.

iyi ki geldin patti lee. bu yıl değil, ömrüm boyunca gördüğüm en etkileyici tecrübelerden birisini verdiğin için. senden kaç tane var ki?

Mahalle Baskisi

Son gunlerin populer konusu mahalle baskisi hakkinda da birkac sey soylemek geldi icimden..

Hangi ulkede yasiyoruz? Sanirim Turkiye.. Bu ulkeyi hepimiz az cok taniriz degil mi, sonucta cogumuz bu toplumun icinden ciktik ve bu insanlarla birlikte yasiyoruz. Tarihimizden de haberimiz vardir, bu topraklarda su ana kadar olan bitenleri biliyoruz az cok.. Peki, nedir o halde bu "mahalle baskisi" soylemi? Deniyor ki son yillarda mahelle giderek artan bir sekilde insanlari baski altina almaya basladi ve eger yeni anayasa ongoruldugu sekilde gerceklesirse yakin bir gelecekte Malezya'daki gibi donusum gecirmemiz kuvvetle muhtemel.. Simdi, kisaca soylemem gerekirse, sanirim bazilarimiz Iskandinav ulkelerinde falan yasadiklari yanilsamasi icindeler uzun bir suredir, cunku bu tartisilanlara baska bir anlam vermem gercekten guc.

Bu ulke, genel olarak din kurumunun, ozel olarak da Islam'in etkisini yogun bir bicimde hisseden bir ulke.. Toplumun bilmem kacinin musluman olmasi hic onemli degil, onemli olan dinin topluma derinlemesine yayilma derecesi, ve gorebildigim kadariyla bu epey ileri bir seviyede. Turkiye toplumu sekulerlesme surecinden tam anlamiyla gecebilmis bir toplum degil; laiklik ilkesi ulus-devlet ve batililasma devrimi kapsaminda tepeden dayatilmis bir ilke ve boyle bir ilkeyle ancak belli bir oranda ve belli alanlarda toplumda ve siyasette dinin etkisi azaltilabilir. Laiklik uygulamasinin demokratiklesme ve insan haklari konularinda elbette oldukca onemli
katkilari olmustur, ancak ne yazik ki dogasi geregi tam anlamiyla kendini tamamlayamamistir ve toplum tarafindan yeterince sindirilemedigi gorulmektedir; bir insanin ya da bir kurumun laikligi ozumsedigini soylemesi bunun dogru oldugu anlamina gelmez.. Turkiye'de toplum, bireyler uzerinde her zaman dine dayali bir baski olusturagelmistir.

Bu toplumsal bir gercekliktir; din kurumu tarih boyunca insan yasamlarini ve insan davranislarini belli olculerde kontrol etmeye ve sinirlar cizmeye calismistir ve belki de tum totaliter rejimlerden daha basarali olmustur bu konuda - hem bu rejimlerde hem de dinde "kutsal" kavrami bu acidan incelenmeye degerdir. Toplumsal yasamda dinin agirligi belki baska hicbir seyle karsilastirilamayacak kadar fazladir bu nedenle. Ve anlasilacagi uzere, din, mahalle gibi mikro birimlere gelmeden once, toplumsal duzeyde, makro bir baski kaynagidir; ayri olarak cemaat baskisi incelenebilir (ki fransizcadaki “communauté” kelimesinin daha oturdugu kanaatindeyim buraya), ama anladigim kadariyla mahalle baskisindan kastedilen toplumsal baskidan baksa birsey degil.

Konuyu fazla dagitmayayim: Kendimizi kandirmayalim, Turkiye her zaman boyle bir ulkeydi. Topluma dayatilan ve yasaklarla desteklenen bir laiklikle Bati’nin esit bir parcasi oldugumuz yanilsamasi gorebildigim kadariyla bizi bu korluge ve “unutkanliga” surukluyor. Ayrica unutmamak gerekir ki dine dayali toplumsal baski Bati ulkelerinde de sosyolojik bir gercekliktir (bizi onlardan ayiran, onlarin, ozellikle de anglo sakson toplumlarin, sekulerlesme tecrubesine sahip olmamamizdir; bu tecrube sozu edilen toplumlarin dinden bagimsizlasmalarinin bir evrim yumusakliginda gerceklesmis olmasidir, bu da dogal olarak daha saglam temeller demektir). Evet, Turkiye maalesef hep boyleydi, insanlar din ugruna kesildi, yakildi, iskence gordu; sirf dogduklari topraklarda yasayabilmek icin din degistirmek zorunda kaldi milyonlarca insan.. Aleviler, Ortodokslar, solcular, ateistler ve daha niceleri yuzyillar boyunca rahat edemeden yasadilar burada.. Maras, Corum, Sivas, Malatya katliamlari sadece one cikan ornekler..

Simdi, tum bunlar ortadayken, bu hafizasizlik da nereden cikti.. Aslinda biliyoruz nereden ciktigini, kitlesel hafiza kaybiyle unlu bir toplumda bundan dogal ne olabilir ki.. Oruc tutmadigi icin okul kantininde dovulen ogrenciler ve onlari doven diger ogrenciler havadan mi geldiler buraya? AKP onlari Malezya’dan mi ithal etti acaba? Din motifi tarihimiz boyunca hemen hemen her siyasi parti tarafindan kullanilmisken neden simdi bu tantana..

Serif Mardin’i adam gibi dinlemeyenler, ya da dinlemek istemeyenler tabi ki kendi istedikleri yone cekecekler soylediklerini. “Carpitma” dunyanin en eski gelenegidir belki de, kim bilir.. Mardin riskten bahsediyor.. “Demokrasi risktir” diyor.. “Korkmaktan korkmamak lazim” diyor.. Dogru soyluyor, cunku demokrasi boyle birsey.. Istemediklerimiz iktidara gelince korku pompalayip gerilim yaratmak degil demokrasi, saygiyla yapilanlari izlemek, sonuclari beklemek bir yerde. Ama saf saf yuzyillarin kazanimlarinin eriyip gitmesini beklemek de degil.. Toplumsal muhalefet kanallari her zaman acik olmali demokratik bir rejimde.. Yurutmeyi dengeleyecek mekanizmalarin saglikli bir sekilde calistigindan emin olunmali.. 2004’te hukumetin zina yasasini nasil cikaramadigini hatirlayin..

Ben hem siyasi hem de dini goruslerimi goz onunde bulunduracak olursam tahminen azinligin da azinligi bir konumdayim bu ulkede.. Korku tuccarlarina bakilacak olursa en cok korkmasi gerekenlerden biriyim.. Ve evet, tabi ki korkuyorum; neoliberal politikalardan korkuyorum, onlarin yolactigi adaletsizliklerden, acliktan, yoksulluktan korkuyorum.. kuresel isinmadan korkuyorum, dev gibi jiplerden korkuyorum, nukleer santrallerden korkuyorum.. savaslardan korkuyorum, asker olmaktan korkuyorum.. mutsuz olmaktan korkuyorum, istedigim isi yapamamaktan, bunalmaktan korkuyorum, keyifsiz bir hayattan korkuyorum.. ve evet, seriattan da korkuyorum, beni baski altina alabilecek herseyden korktugum gibi.. Iktidar partisine karsiyim evet, ama ekonomi, enerji, kultur ve insan haklari politikalari yuzunden karsiyim.. sag bir parti oldugu icin karsiyim.. bunun icin sokaklara dokulmeye hazirim.. Eger ileride ulkemi Islam’in kurallarinin hukum surdugu bir noktaya goturmege calisirlarsa buna da tum gucumle karsi koyarim.. Ama su anda boyle birsey gormuyorum, ve felaket tellallarina da papuc birakmayacak kadar olgun oldugumu dusunuyorum.. Kimse bana neden korkup neden korkmayacagimi soyleyemez!

Puff, simdi baktim yazdiklarima da, baslangicta bu kadar uzun yazacagimi dusunmemistim.. Umarim daginik olmamistir.. Her neyse, sevgiler, saygilar..

Ah unutmadan, birkac yazi/makale: Murat Belge'den "Esrarengiz "Mahalle" Gucleri", Yildirim Turker'den "Oy Mahalle Mahalle!", H. Gokhan Ozgun'den "Serif Mardin ve Ayse Arman Meselesi" ve Zeynep Gambetti'den "Mahalle Baskisi".



(evet, Radikal hala ise yariyor:))

Thursday, September 27, 2007

Anlayamama sorunsali..

IKSV - Bienal - Kemalizm'e ve Ataturk'e hakaret eksenli polemik malumunuz.. Gecen gun facebook semalarinda dolasirken bir arkadas beni bu konu uzerine acilmis bir gruba davet etti, grubun adi soyle: « ATATURK'E YAPILAN SAYGISIZLIK NEDENIYLE ISTANBUL BIENALI'NI BOYKOT EDIYORUM ». Simdi tabi boyle bir seyi gorunce insan ister istemez merak ediyor nedir bu saygisizlik diye; ben de meraklandim, ama ulkemizdeki sonsuz ajitasyon ve demagoji potansiyelini de goz onunde bulundurarak tabi ki.. IKSV’nin sitesindeki Hou Hanru imzali tartisma konusu metni okudum ve dayanamayip gruba uye oldum, bir topic actim ve oraya birseyler karaladim.. Burada da paylasmak istedim, aynen yayinliyorum..

-

Merhabalar.. oncelikle belirtmeliyim ki bu gruba dahil olma nedenim ne olup bittigini anlayamamam. Bir arkadasim beni bu gruba davet edince ben de merak edip o metni okudum, ancak gercekten Ataturk'e saygisizlik gibi birsey goremedim..

"Saygisizlik" tabi ki cok goreli bir kavram, ama hayata, insanliga ve bu konu ozelinde de sanata ve sanatciya biraz daha "sakin" ve sogukkanli yaklasmamiz gerekir diye dusunuyorum.

Herseyden once, evet, bu bir tur manifesto; birseyleri sorun edinmis ve insanlari da bu sorunlar ekseninde eylemlilige davet eden bir cagri.. Bu cagri bienal vesilesiyle yapilmis cunku cagdas sanatin ve onun turevlerinin insana ve dunyaya dair sorunlarda onemli bir isleve sahip olabilecegi dusunulmus..

Bana kalirsa yazinin ana temasi ozellikle 20. yuzyilda batili olmayan toplumlarin yasadigi modernlesme deneyimleri ve bu deneyimlerin dogurdugu celiskiler. Bu konu ilk kez burada dillendirilmiyor; gectigimiz yuzyilin en onemli sosyoloji ve siyaset sosyolojisi sorunsallarindan birisi buydu, halen de tartisilmaya devam ediyor.

Bazilarimizin tuylerini diken diken eden nokta ise, anlasildigi kadariyla, Turkiye orneginin « kemalist proje » cercevesinde ele alinmis olmasi ve bu modernlesme surecinin bekledigimiz ve alisageldigimiz gibi hayranlik ve iltifatla degil, aksine, elestirel bir bicimde karsilanmis olmasi. Simdi, iki sey soylemek istiyorum : oncelikle, yazar bu bahsin gectigi paragraftan onceki paragraflarda uzun bir girisle kuresellesme olgusuna ve bu olgunun Ucuncu Dunya ve genel olarak modernlesme projeleriyle iliskisine deginiyor, yani bu giristen sonra Turkiye ornegine deginmesinde herhangi bir gariplik gormuyorum. İkincisi ise, siyaset bilimi cercevesinde bakilacak olursa, gunumuzde, kemalist projenin genel hatlariyla tepeden inmeci bir karaktere sahip oldugu konusunda cok az tartisma vardir; ayrica bu karakter son derece dogaldir, zira sozu edilen 20. yuzyil basindaki bir devrimdir ve jakobenizm tum devrimlerin ortak ozelligidir. Ve evet, devrim sureclerinde reformlar « dayatilir » ve tum bunlar toplumda belli sonuclar dogurur, celiskiler yaratir. Devrimler demokratik surecler degildir ve olmalari beklenmez. Ama devrimlere dair tum bu on kabuller onlarin elestirilemeyecegi anlamina da gelmez, gelmemelidir. Peki bu elestiriler demokrasi adina yapilabilir mi? Bence 20. yuzyil basindaki bir devrimden, hatta siyasete dair herhangi birseyden bahsederken « demokratik degildi » demek saf bir anakronizm ornegidir; ancak su da kabul edilmelidir ki, herkes siyaset bilimci gibi dusunmek zorunda degildir ve insanlar « devrimci » olmayabilirler.

Yani, sunu soylemek istiyorum : bu metin de her metin gibi elestirilebilir (benim « demokrasi » noktasindaki elestirim gibi).. Ancak gercekten anlamak, sakin olmak ve on yargilarimizdan mumkun oldugu kadar kacinmak kosuluyla..

PS. Bienal'in ne gunahi var bu arada yahu, sanatsever sanatina bakar, takmaz boyle seyleri;)

PS. 2. Gecenin epey gec bir vaktinde yazdigim icin biraz daginik olmus olabilir, kusura bakmayin..

-

Fırat

Wednesday, September 26, 2007

Iste geldik burdayiz..

Merhaba dunya..

Bu blog Cetin'le benim internet alemindeki ilk ortak cabamiz. Gecen cumartesi gunu, sagda solda muzik ve baska baksa seyler hakkinda yazdiklarimiz, konustuklarimiz ya da sadece icimizden gecenlerden bahsediyorduk her zaman oldugu gibi, ve birden aklimiza geldi: neden bir blog sahibi olup bunlari dunyanin geri kalaniyla da paylasmiyorduk ki.. Peki neden ortak bir blog? Bence bunun nedeni bu iki insanin ayni blogda yazmasinin ayri ayri bloglarda yazmalarindan daha dolu olacagina ve daha heyecanli sonuclar ortaya cikaracagina olan inancimiz..

Burada neler mi olacak.. Muzik, sinema, sosyal yasam, siyaset, spor vs.. aklimiza geleni ya da kafamiza takilani, bizi rahatsiz eden seyleri, bizi mutlu eden seyleri, kisacasi yazmak istedigimiz herseyi yazacagiz.. Tabi sadece biz olmayacagiz burada, sizlerin de her turlu katkisina acigiz, yorumlarinizi esirgemeyeceginizi umuyoruz..

Benden simdilik bu kadar.. paylasalim gitsin iste:)

Fırat