Wednesday, November 19, 2008

çağan ırmak'ın "ıssız adam"ı


spoiler tehlikesi içerebilir

televizyondaki başarısına karşın sinemadaki öyküsü çok da parlak başlamamıştı çağan ırmak'ın. ilk filmi "bana şans dile"yi bitirdikten sonra "bu olmadı" deyip rafa kaldırmış, vizyona girebilen ilk filmi "mustafa hakkında herşey" de kısıtlı sayıda seyirciye ulaşıp, eleştirmenler tarafından yerden yere vurulmuştu. altyazı'da fırat yücel ve ben filme karşı empatik bir tavır takındığımız için teşekkür etmek için bizi tek tek aradığını not düşebilirim, ki siz anlayın durumu!
...
arkadan gelen üç film daha çekti ve artık bunların sonuncusu olan "ıssız adam"da görüyorum ki artık çağan ırmak olmak istediği yönetmen olmuş, ki bu da harika bir şey. bu adam hep istedi ki, gerilim de çekse, aile filmi de, epik de, romantik de, hep izleyicisiyle özel bir bağ kursun. tıpkı bazı hollywood yönetmenleri gibi hem seyirciye ulaşan, hem de yönetmen filmi olan, dengeli işler çıkartsın. ama denge derken, kendisini de hiç dizginlemedi bu adam. seyircisini tam kalbinden hedefledi. ağlatmak istediyse bunu yaptı, güldürmek istediyse, düşündürmek istediyse de aynı şekilde... bunu bazen fazla göstere göstere yapması gerekse bile.
...
"ıssız adam"ın da görünürdeki en büyük handikapı bu, bütün çağan ırmak filmleri gibi. eğer akışın içinde kaybolursanız size gerçekten samimi duygular vaadeden, ama içine giremezseniz birçok çabanızda sizi tekrar dışına tükürecek bir şeyler var bu adamın filmlerinde. filmlerini izleyen insanlara orkestra şefi gibi hükmetmek istiyor ırmak, "gülün!" salon kahkaha atar, "ağlayın!" salon hıçkırmaya başlar!
...
yanlış anlaşılmasın, "ıssız adam"ı beğendim. sinemada üç defa izlediğim "babam ve oğlum" ve iki defa izlediğim "mustafa hakkında herşey" gibi. dolayısıyla çağan ırmak'ın izleyicisiyle kurduğu bağdan şikayetçi değilim, bir sanatçı olarak seyirciyle doğru frekansta olması çok güzel bir şey. sadece bu bağın yapay kurulduğunu hissettiren anlar olmuyor değil.
...
gelelim "ıssız adam"a... ilk başları romantik komedi gibi giden (adam kadının peşinden koşar), ikinci bölümüyle komedisini hafifleten ve gittikçe de koyulaşan, damarı arayan bir öykü var. son derece gerçekçi bir zaman çizgisi bu. ilişkiler başladığında melekler uçuyordur kafaların üzerinde, kemanlar duyulur bir yerlerden, zaman ilerledikçe gerçeğin duvarına toslanır.

bu türler arasında gezinmeye hiç itirazım yok. geçenlerde türk sinemasında şık bir romantik komediyi neden izleyemediğimizi düşünüyordum. "ıssız adam" özellikle ilk bir saatiyle istediğimi veriyor. bildik hollywood romantik komedi formülü önümüzde: başlarda birbiriyle hiç uymayacak iki karakter karşılaşır, ilk başta bir çatışma vardır ama zamanla kaçınılmaz değişim gerçekleşir, birbirlerini severler, mutlu olurlar. şablon ortada, değişiklik ise karakterlerde. erkeğimiz romantik komedilerin erkeği değil, hedonist, biraz sadist bir adam. tıpkı ada gibi o da çok iyi oynanmış, çağan ırmak da bu karakterleri gerçek kılmak için çok fazla sayıda ayrıntı yerleştirmiş filme. hobileri, hayalleri, hatta mümkün olduğunca kendilerine has konuşma biçimleri.
romantik filmlerin kaçınılmaz bölümleri "yükseliş" evresidir. çağan ırmak bu evrede filme hakimiyetini doruğa ulaştırıyor. özellikle alper diğer insanlarla birlikteyken her zaman o kadar inandırıcı değil, ama ada ile birlikteyken bu adamın yaşadığına inanıyoruz. ve bir romantik film klişesi olan, bir şarkı eşliğinde birlikte ne kadar mutlu olduklarını gördüğümüz (eski türk filmlerinde nedense hep ağaçlar arasında kovalamaca oynayan aşıklar şeklinde zuhur eden) sekansın altından nefis bir numarayla kalkmış. hem estetik olarak iş görüyor, hem de çok gerçekçi bir durum: "modern zamanların" aşklarından bahsedeceksek artık sadece beden dili değil mesele, paylaşılan sırlar, arada dönen küçük espriler, ilişkinin kendine has lisanının oluşması... aşk içinde dil çok önemli, aşkın zirvesini bu şekilde anlatması da bu yüzden çok yerinde (bunu da "dilsiz bir aşk hikayesi" çekmeye çalışmış bir insanın söylemesi manidar oldu).

ve istanbul... bu filmin gerçek yıldızı belki de. çağan ırmak o kadar güzel kullanmış ki istanbul'u, romantik filmlerde mekanın ne kadar önemli olduğunu bilerek... aşk üzerine yapılmış filmlerin belki de en güzeli "annie hall" mesela, bir new york filmidir her şeyiyle. alvy aşkını da new york gibi yaşar, annie ise los angeles kadınıdır, çatışmaları kaçınılmazdır. ya da, heathrow'undan notting hill'ine kadar londra'yı bize aşina eden ingiliz romantik komedileri (literatüre "hugh grant filmleri" olarak geçmesi taraftarıyım). "ıssız adam" benim gördüğüm filmler içinde istanbul'u en iyi kullanan film. sadece görsel olarak değil, istanbul'u, özellikle beyoğlu'nu yaşayan bir figür haline getirmiş, özellikle beyoğlu'ndaki sokakların, dükkanların ruhunu nefis yakalamış. bu aşk başka bir yerde değil, beyoğlu'nda yaşanabilir çünkü. çılgın kalabalıkların tam içinde, ama uzağında... istanbul'u seven, hatta istanbul'da sevmiş bir insanın sevmemesi mümkün değil "ıssız adam"ı...

işte o istanbul'un içine bir tarsus düşünce bozuluyor aşkın ritmi. ne zaman alper kaçmaya çalıştığı annesiyle (geçmişiyle) karşılaşıyor yeniden ve aşık olduğu kadının da onunla ne kadar iyi anlaştığını (hatta benzer cümleleri kurduğunu -"ahir ömrümde" kalıbının kullanımı) görüyor. olmayacağını anlıyor. ve bitiriyor. en azından bu hayatta. çünkü nefis final sahnesinde öğrendiğimiz gibi, aslında kendisini gerçekleştirmiş aşklar bitmez. bir başka evrende devam ederler.
...
suskun karşılaşmalara, aslında veda olmayan veda sahnelerine aşık bir insan için (ben!) bir nirvana bu son sekans. her ne kadar bir parça uzatıldığını hissetsem de...
7.5/10

No comments:

Post a Comment