Friday, August 27, 2010

Bize her yer Liverpool!

İnönü’de liverpool formasıyla maç izlemek? Sıradan! Güney Afrika’ya Dünya Kupası’nı izlemeye gitmek? Herkes yapabilir! Peki Trabzon'a Liverpool'u desteklemek için gitmek? İşte şimdi konuşmaya başladın!

Tek başıma çıktığım her yolculuktan önce tanımlamakta zorlandığım bir korku hissediyorum. Belki bir Truman sendromudur, küçüklükten gelen bir sebebi vardır, bilemiyorum. Ama her seferinde de bu korkunun cazibesine kapılmadan edemiyorum, ayrı konu. Trabzon’a giderken ise sanırım bu korkunun anlaşılır bir yanı vardı. Ne kalacak yerim, ne de maça girecek biletim olmadan çıkmıştım yola. Hatta haftalardır gideceğimi bilmeme karşın Çarşamba sabahına kadar gidiş ve dönüş biletimi almamıştım bile. İçinde bir yedek tişört, bir forma ve bir laptop dışında hiçbir şey olmayan sırt çantamla yola çıkmıştım, neyle karşılaşacağımı bile bilmeden.

Avrupa Ligi kura çekimleri sırasında Trabzon’un muhtemel rakipleri arasında Liverpool’u da gördüğüm an “Ne olur Liverpool çıkmasın!” demiştim ama içten içe Kırmızılıların yolunun buraya düşeceğinden de emindim.Öyle de oldu. Çıkmasın istiyordum çünkü kalkıp onca yolu gidecektik (Liverpool Türkiye’deyken izlememem düşünülemez bile). Velhasıl, çıktı. Galatasaray’a iki, Beşiktaş’a bir defa çıktığı gibi bu sefer de Trabzon’a rakip oldu bizim çocuklar. Yalnız bir arkadaşım kanıma girdi, bu sefer güvenli oynayıp ev sahibinin yanında sessiz sessiz değil, ait olduğumuz yerde, Liverpool taraftarlarının arasında izleyecektim!
...
Önce Liverpool forumlarına sürekli mesajlar atıp deplasman tribününe nasıl bilet bulabileceğimi sordum. Biri Ankara’da yaşayan bir Rumen, diğeri de bir İngiliz olan iki kişi bilet bulabileceklerini, kontakt halinde kalmamızı söylediler. Ben de beklemeye geçtim.
...
Yine maça bir hafta kala, gazeteye gelen bir mail bana iletildi. LiverpoolFC.tv (kulübün resmi sitesi) benimle temasa geçmişti, Trabzonspor maçı için bir yazı yazmak isteyip istemediğimi soruyorlardı. İnanamadım. Ama gerçekti. Son bir hafta boyunca her gün birkaç defa mailleştik ve en sonunda Salı sabahı onlara yazıyı gönderdim. Beğendiğini söyledi, bunun gerisini biliyorsunuz zaten. Ama ondan bir ricada da bulundum, acaba deplasman tribününden bilet ayarlaması mümkün müydü? “Elimden geleni yapacağım ama deplasman işi zor biraz, çünkü bize deplasman biletleri gelmiyor” dedi James. “Bakalım” dedim. Bu arada “Perşembe sabahı Claire Rourke’a yine LFC TV için bir röportaj vermeyi kabul eder miydim?” TABİİ Kİ EDERDİM!
...
Bu esnada biletlerin Perşembe sabahına kadar satılmayacağını açıkladı Trabzonspor. Bunun tek bir açıklaması vardı, Trabzon’a 17.5 saatlik bir yol tepip gidecektim ama elimde biletim olmayacaktı. Hadi bakalım dedim ama işi garantiye almak için çok nadir kullandığım Hürriyet kartını oynamaya çalıştım. Doğan Haber Ajansı’ndan Yunus Emre Sel’le temasa geçtim, bana basın tribününde akreditasyon ayarlayacaktı. Rahatladım. Ancak Çarşamba akşamı Yunus beni arayıp talep çok fazla olduğu için bana giriş ayarlayamayacağını söyleyince dımdızlak pozisyona devam ettim. Ama artık yol hikayesi başlamalıydı. İşler bir şekilde yoluna girerdi.
...
Perşembe sabahı şehrin merkezi Meydan’da ufak bir tur atıp kalacak yer ayarladım. Bilet satış merkezlerinden birisinde ufak kuyruk oluşmaya başlamıştı. Stadyuma gittim, “Misafir takım bileti var mı” dedim, “20 dakika sonra” dediler. 20 dakika bekledim, “Bir bakalım, belli olacak” dediler. Biarz daha bekledim, aldığım nihai cevap “Ya bu yabancı maç, misafir seyirci mi var?” oldu! Kaderime boyun eğdim, maraton tribünden bilet aldım (maç sold-out’a doğru hızla ilerliyordu) ve stadyumun içine girdim. O kadar kolay oldu ki şaşarsınız. Hürriyet kimliğimi gösterip bir kapıdan girdim, sonra iki koridora daldım ve resmen sahanın içindeydim! Kaç stada gittim bilmiyorum, ama sahanın içinde, çimlerin dibinde olduğum her an hissettiğim aynı: Nefes kesilmesi.
...
Heyecanlandığımı belli etmemeye çalışarak (çevrede çim biçme ve çizgilerin boyanması işlemleri vardı) fotoğraf çektim. Sonra da James, Claire ve adını hatırlamadığım kameramanı buldum. Röportajdan önce uzun uzun James’le sohbet ettim. Liverpool’u bu kadar yakından takip etmeme şaşırmıştı. Kewell’ın Türkiye’de bu kadar sevilmesine de çok şaşırdı. Türkiye’deki eski maçlardan da konuştuk ama hepsini hayal meyal hatırladı. Zira bütün deplasmanlara takımla beraber gidip geliyordu, yılda kaç yolculuk yaptığını düşünün siz. “Dün uçakta Hodgson’la konuşurken...” falan derken uçtum gittim. Hayallerin işi diye bir şey varsa, o bu olmalıydı. Nihayetinde sohbetimiz bitti, Claire benle röportaj yaptı, arada teklesem de yine de fena olmadı sanırım. Kayıtlara ulaştığımda mutlaka koyacağım onu buraya. Olay bitti, çocuklarla hatıra fotoğrafı çektirdim ve görüşmek üzere dedim. James tekrar tekrar teşekkür etti ve bilet ayarlayamadığı için de defalarca özür diledi. “Sorun değil” dedim, yazı içinse teşekkür etmesine gerek olmadığını, bunun benim için çok büyük bir gurur olduğunu belirttim. “Anfield’daki maçlara bilet ayarlayabilirim, gelirsen haberim olsun” diye de ekledi. “Hah” dedim, “Şimdi konuşmaya başladın!” Küçük ve sevimli bir Liverpool anahtarlığı da hediye etti bir de. Hep derim, Liverpool’un insanı candır diye. Boşuna sevmiyoruz bu takımı!
...
Otele gittim, web sitesini kontrol ettim, yazı oradaydı! Odanın içinde heyecandan oturamadığım dakikaların ardından bilgisayarın başına oturdum, linki üye olduğum tüm sosyal paylaşım sitelerine koydum ve ardından telefon çaldı. Arayan Rumen arkadaş Dan’dı. “Fazla bilet buldum hala ilgileniyor musun” dedi, “Tabii oğlum!” dedim ve odadan çıktım. Elimdeki maraton biletini şansın ve oradaki bir adamın yardımıyla hemen sattım ve bizim Liverpoolluları buldum. Bileti aldım, onlarla bir bira içtim. Bizde genelde var olan “Deplasmanlara en azılı, en psikopat adamlar gider” önyargısının aksine, çoğunluğu 50 yaşın üzerinde kelli felli adamlardı bunlar. Birkaç tanesi sitedeki yazıyı okumuştu, oradaki ilk cümleye gönderme yaparak “Hani yağmur?” diye sordu.
...
O yağmuru maçın başlamasına yarım saat kala gördük. Stad çevresinde biraz gezinip deplasman tribünü girişini buldum. Arada Trabzonlular da vardı, karşılıklı atkı, forma alışverişi, hatıra fotoğrafı çektirme ve hatta çiçek verme gibi hoş görüntüler vardı. Hep söylüyorum, Liverpool’un Türk izleyicisinin gönlündeki yeri ayrı. Takımın Chelsea ve Manchester United gibilerden farklı bir duruşu ve karakteri olduğunu anlıyor Türk taraftarı. Takımın iki kaptanının şehirde doğup büyümüş çocuklar olduğunu, en zenginler arasında olmasa da en üst seviyede kalabiliyor oluşunu ve maçlarında 3-0’dan maç alabilme gibi büyülü şeyleri gerçekleştirebildiğini takdir ediyor. Seyirci olarak ruhunu kaybetmemiş az sayıda topluluktan birisinin Liverpool taraftarları olduğunu biliyorlar. Hatta şöyle bir iddiam da var, Türkiye’de, Liverpool’un Avrupa’nın en iyi taraftarına sahip olduğu düşünülüyor ve o seviyeye sadece Türk taraftarlarının çıkabildiğine inanılıyor. Bu yüzden daha önce de bu tip maçlarda Liverpool forması yüzünden sıkıntı çekmedim, Trabzon’da da çekmeyeceğime inanıyordum. Çekmedim de.

Maç başladı. 90 civarı taraftarımız vardı, Trabzon’un 18.000’ine karşılık. Beklendiği gibi Trabzonsporlular çok iyi bir atmosfer yarattılar ama beni şaşırtan, onların ısınması için zaman geçmesiydi. Tam anlatamadım. Maçın başlangıcında hiçbir atmosfer yoktu mesela. Golle beraber coşku başladı ve devre sonuna kadar da durmadılar. Erken gelen gol, bizim zaten eksik gelmiş ve Avrupa konusunda tecrübesiz görünen kadromuz, deplasman dezavantajı derken ciddi ciddi tırstığımı söylemeliyim. Bir de delicesine yağmur eklenince (ayakkabım hala sırılsıklam) işler pek yolunda gitmiyordu diyebilirim. Ama kimin umrunda! Liverpool tribünündeydim, beraber üzülüp beraber coşabileceğim insanların arasındaydım. Bir dolu güzel insanla tanışıyordum (bir tanesinin adı Jamie idi –herhalde orada her doğan iki çocuktan birisine bu ismi veriyorlar- Liverpool’un bilet ofisinde çalışıyormuş, Anfield’a gelecek olursan haber ver dedi ve mail adresini verdi. Liverpool insanı kadar kalenderi zor bulunur efendim!) Ve çok ama çok mutluydum.

Trabzon’da deniz tarafındaki kale arkası (yönümü karıştırmıyorsam öyleydi) ve maraton çok formdaydı ama ne yaptılarsa karşı taraftaki kale arkasını gaza getiremediler. Bir de 61. dakika şovu hiç olmadı. Farklı bir şeyler planlarlar sanıyordum, ama olmadı. En sonunda yavaştan “Maç uzar mı acaba?” derken Trabzon için büyük talihsizlik olan Giray’ın kendi kalesine golü geldi. Trabzonspor gerçekten çok iyi çabalamıştı ama yavaştan oyundan düşmeye başlamıştı, bizim 15 dakika içinde yakaladığımız üçüncü pozisyondu ve gol geldi. Biz rahatladık, Trabzon dağıldı ve ikinci golü de atıp birden “bir gol atsak da kurtulsak” dediğimiz ortamda galibiyeti kutlar olmuştuk. Maç bitti ve Trabzon seyircisi hem kendi takımını, hem de bizleri alkışladı, biz de alkışla cevap verdik. Centilmen ve güzel bir tavırdı.

Maçtan sonra hayatımda ilk defa “deplasman taraftarı evsahibi stadı boşalttıktan sonra çıkar” tecrübesini de yaşadım. 90 kadar Liverpool taraftarı için üç otobüs ayrılmıştı. Otobüslere bindik, şehir merkezinde indik. Gayet rahat ve sorunsuz bir yolculuk olmuştu. Otele döndüm ve diğer Türk takımlarının skorlarını öğrendim. Fenerbahçe ve Galatasaray’ın rezaletini düşününce Liverpool karşısında Trabzonspor’un yaptığı işin büyüklüğünü daha net anladım ve Bordo-Mavililerin artık şu kura talihsizliğini kırmasını diledim. Hatta “Keşke maç berabere bitseydi de en azından puan olsaydı” da dedim. Ama olsun, Trabzon çok sağlam bir gelecek kuruyor. Üstelik bizim Liverpool’a göre çok daha oturmuş ve en azından kendi liginde formunu sürdürmesi çok büyük ihtimal. Bizim Kırmızılar ise hala geçiş aşamasında. Ama böyle dönemlerde iyi oynamadan ya da yedek kadroyla çıkılan maçlarda kazanmak moral için çok önemlidir. Öndeki iki haftada WBA ve Birmingham maçları çok çok kritik bu yüzden.
...
Sabah erkenden kalktım ve çantamı toplayıp kahvaltımı ettikten sonra otelden ayrıldım. Çok memleketler gezdim, neler gördüm görmedim ama Trabzon Havalimanı kadar 1.25 liralık bir dolmuşla binilip 6-7 dakikada ulaşılana denk gelmemiştim. Şöyle söyleyeyim, uçağım 9’daydı ve saat 7.50’de ben hala kahvaltıdaydım. Harikaydı. Ayrıca dünyanın manzarası en güzel havaalanlarından birisi de burası olmalı.
...
Korkuyla başlamış, heyecanlarla dolmuş, onca güzel insanla tanışılmış ve sıfır sorunla tamamlanmış kısa bir seyahatin ardından dönüş yolundaydım. “Otobüsle gidiş 70, uçakla dönüş 162, otel 60, bilet 100 lira. Liverpool tribününde maç izlemek paha biçilemez” şeklinde klişe esprimi içimden geçiriyordum. O anda “aslında yazıyı şimdi, uçaktayken yazsam ya” diye düşündüm. Laptop’ı çantamdan çıkarttım.

4 comments:

  1. süper bir yazı. maç gecesi nöbetçiydim, hikayeyi başkalarından duydum. ama hoş bir trabzon tecrübesi yaşamış olmana sevindim. memleketlilerim beni bile şaşırttı açıkçası. bir dahakine daha farklı bir gezide beraberce olmamız dileği ile :)

    ReplyDelete
  2. Müthiş müthiş tek kelime ile. Zevkle okudum gerçekten müthiş :). Ellerine sağlık , -ayaklarını unutmadım-

    Saygılar :)

    ReplyDelete
  3. @-EagLe- çok teşekkürler :)

    @JE Androcoen evet keşke oralarda olabilseydin, bir gün fazla izin alıp hafta sonuyla birleştirmeyi falan da düşünürdüm. bir sonrakine artık :)

    ReplyDelete
  4. Çetin ne güzel yazmışsın, okurken tüm heyecanını yaşadım :) ellerine sağlık!
    Ceren

    ReplyDelete