Saturday, September 28, 2013

Tuncel Kurtiz: Olsun abi, üç beş olsun, bizden olsun!

Tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceği bir adamı kaybettik bugün (dün)... Tuncel Kurtiz konusunda bana "Ulan ne güzel adammış bu!" dedirten röportajı da paylaşmak istedim. 2001 Temmuz Roll'unu tozlu raflardan buldum. Kötü ışık, amatör çekim, titrek telefonla kayda aldım. Bu nefis mülakat burada bulunsun dedim. Gerçekleştiren Sungu Çapan, Yücel Göktürk ve Savaş Akova'ya saygılarla... 
Erken gittin ama; iyi ki yaşadın usta, iyi ki vardın.








Monday, September 9, 2013

Placebo röportajı: Antika masaya akıllı telefon


Placebo basçısı Stefan Olsdal'la yazın ortasında konuşmuştum. 16 Ağustos’ta İstanbul'da beşinci konserlerini vermeden, yedinci stüdyo albümleri "Loud Like Love" çıkmadan önce. Bu röportaj Blue Jean'in Eylül 2013 sayısında yayınlandı.   

Dört yıldan sonra yeni bir albümle geri dönüyorsunuz. Normalde verdiğiniz aralardan çok daha uzun bir ara bu.
Aslında bir mola değildi bu, “Battle For The Sun”ı çıkarttık ve iki yıl boyunca turnedeydik. Sonra tekrar hayatla dolmak, üzerine şarkılar yazacak şeyler yaşamak için ara verdik. Sonra bu yılın çoğu yeni albümü yapmakla geçti. Son albümden bu yana olanlar, az çok böyle.
Grupta moraller nasıl?
Moraller iyi. Hepimiz bu albümden çok memnunuz. Albüm çıkmamışken röportajlar vermek hep işin tuhaf kısmı oluyor. Çıksın artık diye merakla bekliyoruz, umarım insanlar severler.
Bana “Meds” grubun en depresif albümü gibi gelir, “Battle For The Sun” ise bir ayağa kalkma, toparlanma albümü gibiydi. “Loud Like Love” bu anlamda nasıl bir albüm olacak?
Sanırım “Battle For The Sun”dan daha çeşitli bir kayıt. Daha iyimser şarkılar var, hem söz hem de müzik anlamında. Bu albüm bir yolculuk gibi: Başlarken coşkulu, iyimser. Albüm ilerledikçe sözler karanlıklaşıyor, şarkılar ağırlaşıyor, süreleri uzuyor, yapıları da daha katmanlı hale geliyor. Ve son şarkı da özellikle sözleriyle çok ağır bir parça. Yani evet, bence bu albüm bir yolculuk. Bence daha dürüst ve renkli.
“Battle For The Sun”da yaylılarla da haşır neşirdiniz, ama “Loud Like Love”ın piyasaya çıkan ilk şarkılarına bakınca elektronik sesler ağırlıkta gibi görünüyor.
Evet, bu Placebo’nun ilk günlerinden beri oynadığı bir alan. Bu albümde bunu daha çok yapıyoruz. Neticede bir piyanodan, ya da gitardan, ya da iPad’den çıkan sesin değerleri bize göre aynı ama. Bu albümü Londra’da eski bir stüdyoda kaydettik, tüm ekipmanlar da 1970’lerden kalmaydı. Akıllı telefonlarımızı ya da tabletleri o eski kayıt masasına bağladık. Yani sadece değişik gereçlerle oynuyoruz. Yeni teknolojiden eski sound çıkarttık. Bir Placebo şarkısının nasıl tınlaması gerektiğine dair katı kurallarımız hiç olmadı.
Yani analogun sıcaklığını dijital imkanlarla birleştirmeye çalıştınız.
Kesinlikle. Bir ses tabletten ya da piyanodan çıkmış olabilir, biz ikisini de eşit derecede hakiki buluyoruz. Stüdyo bizim için laboratuar gibi. Bazen ilham verici şeyler üretmek için alışılmadık enstrüman kombinasyonları deniyoruz.
“Battle For The Sun” davulcunuz Steve Forrest’ın katıldığı ilk Placebo albümüydü. Burada artık tanışma faslının bittiğini düşünürsek daha bağlı bir ekip olduğunuzu düşünebilir miyiz?
Evet, özellikle eski davulcumuz (Steve Hewitt) ile kıyaslarsak kesinlikle çok daha sağlıklı bir ilişkimiz var. Eski kadromuzla evrimleşmemizin durma riski vardı. Şu anki kadroyla hepimiz yaratıcı bir çevre yaratma gayesini taşıyoruz.
Geçen yıl sizi Paris’te izlemiştim. Canlı olarak en formda döneminizde görünüyordunuz. Bunda Steve’in de payı büyük olsa gerek.
Evet şu anki kadromuz, bize turnelerde katılan sahne müzisyenleri dahil olmak üzere, birlikte olmaktan mutlu olan, ortak noktaları olan ve daha iyi bir birlik oluşturmak isteyen insanlardan oluşuyor. Bu da performansımızı artırıyor.
Bu ay beşinci defa İstanbul’da çalacaksınız. Neredeyse her albümden sonra buraya geldiniz, Türkiye için az rastlanır bir durum bu.
Bu bir rekor olabilir mi? (Gülüyor) Türkiye’de çalmak kaçırmak istemediğimiz bir fırsat. İstanbul’da çok güzel zamanlarımız oldu. Sonuncusu inanılmazdı, Boğaz kenarında. İyi karşılandığımız yerlere gitmekten çok keyif alıyoruz ve Türkiye kesinlikle o yerlerden birisi.
İstanbul konserlerinden aklında kalan bir şey var mı?
Algısı yüksek ve çok adanmış bir kitle hatırlıyorum, bu da her zaman iyi bir konser demektir. Grubu enerjiyle yükler ve biz de geri veririz. Öyle de unutulmaz bir gece çıkar ortaya.
Setlist nasıl olacak? Şüphesiz yeni albüm şarkıları çalınacaktır ama eskilerden de çok hitiniz var. Bunu nasıl dengeliyorsunuz?
Henüz provalara başlamadık. Yeni albümden ve geçen yıl çıkarttığımız “B3” kaydından şarkıları çalışacağız ve onlar konserde olacaktır. Eski şarkılarla bir denge tutturmamız gerekiyor elbette, seyircilerin çoğu onları duymak ister.
‘I Know’ dinleyicilerinizin favorilerinden birisi, ama geçen yıla kadar konserlerde çalmıyordunuz.
Evet, son turnede onu çaldık.
Bu tip sürprizler olabilir mi? Eski albümlerden sadece hitleri çalarken gölgede kalan bazı şarkılara haksızlık oluyor çünkü.
Belki yine bazı sürprizler yapabiliriz. Setlist’leri hazırlamadık daha. Kim bilir? Şarkılarımızla ilişkimiz yıllar içinde değişiyor. Sık çalmadığımız şarkılar geri dönüş yapıyor. Daha çok albümünüz oldukça seçecek daha çok şarkınız oluyor. Bu sefer seçme yapmak iyice zor olacak.
Türkiye için çok hareketli bir yaz mevsimi oldu. Politik meselelerle de ilgili bir grupsunuz. Türkiye’yi takip edebildiniz mi?
Uzaktan ettim. Konunun uzmanı olduğumu söyleyemem. Ama o bölgedeki pek çok ülkede sosyal huzursuzluk yaşanabiliyor. İnsanlar seslerinin duyulmasını istiyor ve olanlardan memnuniyetsizliklerini göstermek istiyorlar. Türkiye’nin içinde bulunduğu bölge de çok hareketli bir bölge. Tuhaf zamanlar. Tek söyleyebileceğim, insanlar seslerini duyurmak istiyorlar. Çoğu zaman sokaklarında hareketlilik olan yerlerde çalıyoruz ama eğer bir savaş yoksa yine gelir çalarız.
Klasik soruyla bitirelim. Son zamanlarda neler dinledin?
Yakın zamanda postmodern müzisyenlerin eserlerini dinledim, sözsüz, yani pop müziğe uzaktan yakından alakası olmayan şeyler dinliyorum. Placebo’yla değilken şalteri indirmek istersem o müzikleri dinliyorum.
Gruptaki diğer elemanlar da böyle deneysel şeyler mi dinliyorlar?
Onlara sorman gerek! Ama hepimizin çok sevdiği albüm Sigur Ros’un son albümü. Hepimiz bu albüme hayran olduk. Sanırım bu yıl şu ana kadarki favori albümümüz.
David Bowie albümü “The Next Day”i dinledin mi?
Sadece single’ları dinledim ve çok iyilerdi.
Bowie’yi özellikle sordum, Placebo üzerinde çok etkisi olduğu bilinir.
Kesinlikle bize çok ilham vermiştir. Hala anlamlı müzik yapıyor olması harika.
Peki My Bloody Valentine albümü “mbv”? O da Placebo'yu etkileyen gruplardan gibi gelmiştir bana.
Hayır, onu da dinlemedim! Dinleme listemin en tepesinde.