Friday, April 15, 2016

35. İstanbul Film Festivali günlükleri (iki)


Festival notlarına bir başka filmle devam edelim (Kendi adıma kronolojik gitmiyorum. Musikişinas ve Gömülü Hazineler bölümlerini ayrıca ele almayı düşünüyorum).

Denizdeki Ateş (Fuocoammare, Gianfranco Rosi)
Gianfranco Rosi belgesel kökenli bir yönetmen, ama filmlerini izlediğinizde kurmaca mı yoksa gerçek mi izlediğinizi bilemiyorsunuz. İki janr arasındaki ayrımı bulandıran, çoğu zaman “hikaye”yi günlük hayatın monoton, ufak ayrıntılarında arayan bir yönetmen. Kendisini ilk olarak “Sacro GRA” ile tanımıştım; 2013’te Venedik’te Altın Aslan’ı kazandığında, festival tarihinde bunu başaran ilk belgesel olmuştu. Roma’nın tam ortasından geçen bir otoyolun hikayesiydi anlattığı. O yola temas eden hayatlara tanıklık ederek anlatıyordu hikayeyi. Burada da Lampedusa’ya aynı muameleyi yapıyor. Göçmenlerin Avrupa’ya açılan kapı olarak gördüğü bu umut adasının hikayesini anlatıyor. Büyük trajedileri de, içinde yaşayan teyzenin temizlediği balığı da, yerel radyonun DJ’ini de, adadaki ufak çocuğun göz bozukluğunu da aynı özen ve mesafeyle anlatıyor. Belki soğuk, böyle bir konu özelinde “kalpsiz” hatta sıkıcı gelebilir, ama o monotonluğun, “insan” ile koruduğu mesafenin içinde yakaladığı “hayat şiiri” son derece değerli.  

24 Hafta (24 Wochen, Anne Zohra Berrached)
Berlin’de Altın Ayı için “Denizdeki Ateş”le yarışan filmlerden birisi olan “24 Hafta,” son derece çarpıcı bir çıkış noktasına sahip: Karnınızdaki çocuğunuzun engelli ve sağlık sorunlarıyla doğacağını biliyorsanız ne yaparsınız? Kürtajın politik ve dini tartışmasına ucundan da girse, yönetmen Berrached’in asıl derdi işin insani boyutuyla. Oldukça duygusal, seyirciyi de film boyunca farklı köşelere gönderip duran bu filmi beğendim. Alman sinemasının parlak oyuncularından Julia Jentsch’in filmin duygusal ağırlığını da hakkıyla taşıdığını belirtmek lazım.

Ansızın (Auf Einmal, Aslı Özge)
Son yılların yükselen yerli yönetmenlerinden Aslı Özge, bu sefer Almanya’da çektiği “Ansızın” ile festivalin Uluslararası Yarışma bölümünde. Gösterimin ardından soru cevap kısmının moderatörünün sorusu aslında oldukça özetleyiciydi: İlk iki filminde İstanbul gibi hareketli bir yerde hareketsiz ve durağan yaşamları anlatıyordu, burada ise çok sakin bir yerde gerçekleşen kaotik olayları resmediyor. Özge, filmini Almanya’da çekme sebebini, konuyu daha “nötr” bir ortamda anlatmak olduğunu söylüyor: “Evli bir kadının orada ne işi vardı?” sorusunun sorulmayacağı bir yerde. Ortaya çıkan, “kurban” ve “suçlu” rollerinin sürekli değiştiği, seyirciye sürekli ahlaki sorgulamalar yaptıran bir film. Görsellik ve anlatım olarak zaten çok sağlam bir işçilik var ortada. İzlemeye değer.  

Saraybosna’da Ölüm (Smrt u Sarajevu, Danis Tanovic)
Danis Tanovic, 2000’ler Avrupa sinemasının özel yönetmenlerinden birisi. Herkes onu Oscar’lı “Tarafsız Bölge” ile bilse de son yıllardaki “Cirkus Columbia” ve “Bir Hurdacının Hayatı” ile çok formda bir dönemini yaşıyor. Son filmi “Saraybosna’da Ölüm” sadece bir gün içinde ve sadece bir otelin içinde farklı olayları birleştiriyor ve bir Avrupa fotoğrafı çekiyor. Yukarıdakiler, aşağıdakiler; Boşnaklar, Sırplar; savaş isteyenler, barış isteyenler… Daha çarpıcı bir finali hak ediyor hiç şüphesiz, ama yine de filmin ritmi, sunduğu insanlık halleri ve bitmek bilmeyen tartışması sayesinde ilgi çekici hale geliyor. Yine de Tanovic’in en iyilerinden sayılmaz.

Küçük Adamlar (Little Men, Ira Sachs)

Son yıllarda Amerikan bağımsız sinemasının ergenlik öykülerine doydupunu düşünebilirsiniz ama buraya da bir şans verin. Son yıllarda iyi bir seri yakalayan Ira Sachs (Keep The Lights On, Love Is Strange), New York’lu (biri göçmen, biri beyaz) iki ailenin erkek çocukları üzerinden iyi bir damar yakalıyor. Biri içine kapanık, diğeri dışa dönük iki oğlanın dostluğu, iki aileyi kesiştiren bir ölümle başlıyor, ailelerin iş durumlarıyla etkileniyor. Özellikle Tony rolündeki Michael Barbieri’nin performansı dikkat çekici. 

No comments:

Post a Comment