Monday, April 18, 2016

35. İstanbul Film Festivali günlükleri (üç) - Musikişinas filmleri

Son yıllarda festivallerde müzik filmlerinin ağırlığı gittikçe büyüyor. Bu yılki İstanbul Film Festivali’nde de Musikişinas bölümüyle temsil edildi bu ağırlık. Gösterilen sekiz filmin yedisini (Lecuona Çalmak haricinde) gördüm, ruhumu gıdayla doyurdum.

Miles Ahead (Don Cheadle)
Henüz ABD’de prömiyerini yeni yapmış, taptaze bir film. Hani belki bu bölümde diye ıskalayanlar olmuştur, gala filmlerinin pek çoğundan daha “gala filmi”ydi bu. Alışıldık biopic tarzından uzakta, Miles Davis’in 1970’ler sonundaki “kayıp” dönemine odaklanıyor Cheadle. Ve bunu da daha da alışılmadık şekilde yapıyor. Hareketli, kavgalı, kovalamacalı, tempolu bir şekilde. Macerası da var, komedisi de, elbette cazı da. Cheadle kameranın iki tarafında da çok iyi: Bu projeye tam anlamıyla tutkuyla yaklaştığı kesin. Gelecek yıl Cheadle bu rolle Oscar kovalıyor olabilir, hakkıdır da.

Doğuştan Kederli (Born To Be Blue, Robert Budreau)
Bir başka caz efsanesinin filmi. Ve yine, o efsanenin “düşüş” yıllarına bakıyor. Ethan Hawke’un Chet Baker’a hayat verdiği “Doğuştan Kederli”yi, “Miles Ahead”in aksine biraz daha tutkusuz, biraz daha klişe buldum. Baker’ın hem uyuşturucu, hem de sağlık problemleri nedeniyle müzikten kopması, dibe vurması ve yeniden yükselmesinin öyküsü bu. Daha geleneksel bir “biopic” olduğu için fazlaca etkilendiğimi söyleyemem. Ama müzik filmlerinin sıkı bir takipçisi olarak kaçırmak istemezdim. Benim gibi bir takipçiyseniz siz de atlamayacaksınızdır zaten.

İçinde Biraz Kırmızı Olan Mavi Yağmur (Akounak Tedalat Taha Tazoughai, Christopher Kirkley)

Seçkinin en ilginç filmlerinden birisi, Tuareg dilinde “mor” kelimesi olmadığı için böyle isimlendirilmiş. Prince’in unutulmaz filmi “Purple Rain”in serbest bir uyarlaması olan film, Nijerli müzisyen Mdou Moctar’ın hayatından biyografik ögeler de taşıyor. Müziğin cep telefonlarıyla dolaşıma sokulduğu bambaşka bir alemde sanat, aşk, rekabet üzerine tatlı ve küçük bir film. 

Yabancıların Müziği (The Music of Strangers, Morgan Neville) 
Yo-Yo Ma’nın başını çektiği ve dünyanın dört bir yanından müzisyenlerin kaynaştığı Silk Road Project’in (İpek Yolu Projesi) öyküsü bu. Ekip bir araya ilk geldiğinde 11 Eylül’ü yaşıyor, sonra üzerinden savaşlar, isyanlar geçiyor. Ekibin pek çoğu için ülkesinde hala savaş, baskı var. Suriyeli klarinetçi Kinan Azmeh’in dediği bir şey bende kaldı: “Ayaklanma ilk başladığında, düşüncelerim müziği aşmıştı. Müzikle ifade edemeyeceğim kadar yoğun şeyler hissediyordum. Müziğin nefesi yetmemişti adeta.” Açıkçası buna benzer bir ifadeyi 2015 için “Müziğin Öldüğü Yıl” dediğimde kullanmıştım. Pek çok farklı öykü, etkileyici müzikler ve karakterler var. Sinemasal değeri yüksek mi derseniz, yok ama dünyanın müziğine ilgi duyuyorsanız (özellikle “dünya müziği” dememeye çalıştım) izlemelisiniz. Projede Aynur'un da olduğunu ama kendisinin filmde görüşlerinin olmadığını ekleyeyim. 

Michael Jackson’ın Yolculuğu (Michael Jackson's Journey from Motown to Off the Wall, Spike Lee)
Spike Lee ve Michael Jackson isimleri bir araya gelince heyecanlanmanız doğal. Ama bu belgesel için beklentilerinizi kısmakta fayda var. Zira adından da anlaşılacağı gibi sadece “Off The Wall”a kadar gelen ve süresinin yarısını bu albümün şarkı şarkı incelemesine ayıran bir belgesel bu. Elbette bizim zamanımızın gördüğü en unutulmaz pop figürüne dair güzel doneler var, ama Jackson’ın ne kadar yetenekli olduğunu kabul etmek için bölge bir belgesele de ihtiyaç yok. Jackson’ı veya özellikle “Off The Wall”u sevenler için iyi bir belgesel, ama önemli bir müzik belgeseli olmadığı kesin.

Tam Gözlerimi Açarken (À peine j’ouvre les yeux, Leyla Bouzid)
Tunus’ta Yasemin Devrimi’nden hemen önce protest müzik yapan bir grubun kadın vokalisti olan Farah’ın hikayesine odaklanıyor “Tam Gözlerimi Açarken.” Polis, toplum, erkekler darken sıkışan, ayağa kalkmaya çalışan bir kadının hikayesini anlatıyor ve maalesef pek çok şey oldukça tanıdık da geliyor. Sinemasal ve hikayesel anlamda pek sıradışı değil belki, ama politik olarak bu sesi duymanızda fayda var kanımca.

Şehrin Müziği (Urban Hymn, Michael Caton-Jones)
Michael Caton-Jones, ticari ve eleştirel anlamda çöken “Temel İçgüdü 2”den 10 yıl sonra geri dönüyor. Hatırlarsınız, kendisi “Çakal,” “Bu Çocuğun Hayatı,” “Skandal” gibi farklı filmlerin hakkından gelen, iyi bir tür sineması yönetmeniydi. “Şehrin Müziği” de bir yetimhanede büyüyen bir kızla oradaki görevli arasındaki farklı bir tür anne-kız ilişkisine bakıyor. En çok müziğin “kurtarıcı” “sağaltıcı” etkisine eğilmesi güzel, Shirley Henderson ve Letitia Wright’ın arasındaki kimya başarılı ama filmin drama yanı da klişe kokuyor.

No comments:

Post a Comment