Sunday, May 1, 2016

Beyoncé: Lemonade - Bir pop başyapıtı

Maya Angelou, 1970 yılında Nina Simone’la yaptığı mülakatta efsanevi sanatçıyı şöyle anlatmıştı: “Nina Simone sahnede gölgede durup, tüm ışığı alıp o aydınlığı seyircisine gösterişli ve çarpıcı ışınlar olarak döndürebiliyor. Bazen de, hiç isteksiz görünmediği halde seyircisini reddediyor: Onların fiziksel olarak orada bulundukları gerçeğini, onların sadakatini, bağlılığını reddediyor. Bu bilmecenin sebebi ne?” Simone’un cevabı net oluyor: “Amerika!”

Nina Simone’un politik görüşleri yüzünden ülkeyi terk etmek zorunda kalmasının üzerinden yaklaşık 40 yıl geçti. Ama Beyoncé “Lemonade”de hala Malcolm X’in şu sözlerine başvurabiliyor: “Amerika’da en az saygı gören kişi, siyah kadındır. Amerika’da en korunmasız kişi siyah kadındır. Amerika’da en ihmal edilen kişi siyah kadındır.”

X’in sözleri hala geçerli, ama “Lemonade,” bir sanatçının Amerika’ya “Orada dur bakalım!” deyişi adeta. Beyoncé’nin “görsel albümü” geçen hafta yayınlandı, hemen ardından en saygıdeğer yayın organları bu yapıtı didiklemeye, üzerine ciddi makaleler yazmaya başladı. Beyoncé tartışmayı değiştirmeyi, gündeme yön vermeyi başardı.

“Lemonade” birkaç düzeyde işleyen bir albüm: Müzikal, görsel ve ideolojik olarak. Her birini diğerinden ayırmak ne kadar doğru tartışılır, ama ben tek tek ilerleyeceğim. Sadece müzikal olarak ele alındığında bile son yılların en dikkat çekici pop müzik kaydı bu. Daha ilk şarkıdan (“Pray You Catch Me”) görkemli orkestrasyon ve bıraktığı geniş boşluklarla bunun geleneksel bir pop albümü olmadığını anlıyorsunuz. Sözlere gelince “Nefesinden bile anlaşılıyor yalancılığın” dizeleriyle açılan albüm, baştan sona bir aşkın geçirdiği sarsıntıyı, bir evliliğin ihanet testine tabi tutulmasını anlatıyor. İlk şarkıdaki acı "Hold Up"ta kendini inkara bırakıyor: “Dur bakalım, onlar seni benim gibi sevemezler.” Yeah Yeah Yeahs’ten ödünç sözler ve Vampire Weekend’den emanet tropik ritimleriyle farklı bir ruha ilerliyor albüm. O kadarla kalmayacak. “Sorry”de trap, “Daddy Lessons”da country, muhtemelen 2016’nın görüp görebileceği en iyi şarkı olan “Freedom”da da psychedelic rock klavyeleri duyacaksınız. “Don’t Hurt Yourself”i de yabana atmayın. Jack White katkılı garage funk’ının üzerinde Tina Turner vokalleriyle “Her şeyin farkındayım” diyor Beyoncé ve direksiyonu eline alıyor: “Sen kendini kim sanıyorsun be! Bana yalan söylediğinde aslında kendine yalan söylüyorsun.”

Gerçekten Jay Z, Beyoncé’yi aldattı mı? Amerika’nın ve pop kültürün rüya çifti bunları mı yaşıyor? Beyoncé gerçekten “O yüzüğü taktığıma pişmanım” dedi mi, “Bu sana son uyarım, bir kez daha yaparsan karını kaybedeceksin” derken anlattığı kendi hayatı mı? “Lemonade”e kulak verirsek evet, olanlar olmuş. Ama ortaya çıkan işe baktığımızda Beyoncé’nin yaptığı, günlüğünü hayranlarıyla paylaşmaktan çok, Amerika’nın “first couple”ı hakkındaki beklentiler ve algılarla oynamak. Bir adım ileri gidersek, aldatılan kadın anlatısını sonuna kadar götürmek: Burada kırılmış, aldatılmış görülmekten korkmayan, erkeğini de pislik herifin teki olarak göstermekten çekinmeyen, gerçeklerle yüzleşen cesur bir kadın var. Acısını da, öfkesini de, kabullenişini de sonuna kadar, hakkıyla yaşayan bir kadın. Bu bile dünyanın her köşesindeki kadınlara fazlasıyla önemli bir mesaj veriyor. Beyoncé “bile” sadakatsizlikle böyle baş ediyorsa, siz de baş edebilirsiniz. Geçen ay Elle’e verdiği röportajda söyledikleri de bu noktada perspektife oturuyor: “Umarım insanları iyileştiren bir sanat yapabilirim. İnsanların mücadelelerinden gurur duymalarını sağlayan sanat. Herkes acıyı tecrübe eder, ama bazen dönüştürmek için biraz da rahatsız hissetmelisin.”

Zaten “Lemonade”i “izlediğinizde,” bu hikayenin kişiselliği geri plana düşüyor, önemsizleşiyor. İzlediğiniz, Beyoncé-Jay Z çifti ötesinde bir evrenselliğe sahip. Beyoncé değil, herhangi bir kadının öyküsü bu. Evet, özellikle siyah bir kadın, ama yine de herhangi bir kadın, her kadın. Kübler-Ross’un yas evrelerini model alan (ve üzerine birkaç ekleme yapan) bir yapı var burada: İnkar eden, acı çeken, kabullenmeye çalışan, tepki gösteren, affetmeye çabalayan bir kadın. Duygusal boyutunun gücü görselliğin etkisinden de geliyor elbette: Beyoncé’nin de aralarında olduğu farklı yönetmenler tarafından çekilmiş ama bir şekilde ortak bir görsel dil yakalanmış. Şarkılar arası geçişlerde Warsan Shire’ın şiirleriyle etki artırılmış. Toplamda video klip estetiğinin ötesinde, müthiş etkileyici bir imgelem var burada. Yaklaşık bir saatlik bir arthouse filmi deseniz, festivallerde bile gösterilir (HBO’nun Emmy ödülleri için aday göstereceği de söyleniyor zaten). 

Beyoncé’nin klipteki halleri, geleneksel Afrikalı ve Afrikalı Amerikalı kostümleri, yanında yöresinde güçlü siyah kadınların da yer alması, bunu kişisel bir öykü olmaktan da çıkarıyor. Sokakta beyzbol sopasıyla sağı solu dağıtan bir siyah kadını izlemek, “Beyoncé delirmiş” halinin ötesinde, o güçlü kadın imajını kazıyor kafanıza. Beyoncé tahtında otururken önünde Serena Williams’ın seksi bir şekilde dans edişi ya da daha önceden bildiğimiz “Formation”da kadınların “pozisyon alışı” burada bambaşka anlamlara geliyor. Burada kadınlar birbirlerinin kademesine giriyor, birbirlerini ayakta tutuyor. Çünkü erkeklere, babalara, eşlere, hatta bir ülkeye güvenerek gelinen nokta ortada; artık kız kardeşlik zamanı.

Senin adını unutturdu mu? Kendisinin tanrı olduğuna seni inandırdı mı? Her gün sana diz çöktürdü mü? 
Kocandan mı bahsediyorum, babandan mı?

Nina Simone, 1970’lerde siyahların özgürlük mücadelesine giderek daha angaje oldu. Kara Panterler’e hep yakın durdu, siyahların ayrı devlet kurana kadar özgürleşemeyeceğini iddia etti ve gerekirse şiddet kullanmak gerektiğini de savundu. Bu çizgisinden taviz vermedi ve sistem onu dışarı attı. Hayatının geri kalanını Avrupa’da geçirmek zorunda kaldı. 


“Formation” klibi sonrasında bazı gruplar, Beyoncé’nin “polis düşmanlığı” yaptığını iddia etti ve konserlerini boykot etmeye çağırdı. Beyoncé bunun üzerine “Boycott Beyoncé” tişörtlerini kendi turnesinde satmaya başlayacak kadar gücünün farkında. Güvenli pop/R&B sound’unu tamamen bir kenara bırakmaktan, geleneksel albüm formatını sarsmaktan ve müziğini “görsel albüm” adı altında bir arthouse filmi ile sunmaktan, keskin feminist ve polis şiddeti karşıtı mesajlar vermekten çekinmiyor. Zaten günümüzün en büyük pop yıldızıydı ve bir süre öyle kalacaktı; ama o bununla kalmayı reddetti. “Lemonade” sadece işitsel tarafıyla bile son yılların en iyi pop albümü. Ancak her boyutuyla, 21. yüzyıl pop müziğindeki en ilgi çekici proje. 

2 comments: