Tuesday, April 17, 2012

31. istanbul film festivali günlüğü (son)

* bir filmi izlerken "ah, bu filmi ben çekseydim" o filmi seversiniz. eğer o filmi izlerken "bu film beni anlatıyor sanki" diyorsanız o filme bayılırsınız. "oslo, 31 ağustos" bende böyle bir etki yarattı. geçmiş, şimdi, gençlik, büyüme, değişim üzerine onlarca detay veriyor filminde joachim trier. yani geniş anlamda "zaman" üzerine bir hikaye anlatıyor. her şeyin tanrısı olan zaman üzerine. rehabilitasyon kliniğinden bir günlük izin alan anders'in geçirdiği 24 saatinin aslında hayatının nasıl minyatür bir görünümü haline geldiğini görüyoruz. aradan geçen yıllar boyu kaybettiklerinin nasıl o bir gün içerisinde bir bir yüzüne vurulduğunu, en yakınındakiler dahil herkesin kişiden ne kadar uzakta olduğunu. harikulade diyaloglar, olağanüstü detaylar, dikkatsiz gözlere üzerine çok uğraşılmamış gibi görünebilecek ama nefis bir çalışmanın ürünü olan görüntüler ve mükemmel bir kurgu. "oslo, 31 ağustos" yalnızlığın ve zamanın şiiri. başka bir deyişle, en doğrudan haliyle "insanın" öyküsü.

* michael winterbottom belki orta kuşak mensubu yönetmenler içinde en fazla filmini izlediğim sanatçı olabilir. iki temel sebebi var bunun: 1- kendisinin büyük bir hayranıyım. 2- kendisi kadar üretken bir isim pek yok. birbirinden çok farklı türlere atladığı filmlerinin her biri aynı kalitede değil belki ama yine de izlemekten keyif alıyorum, hatalarıyla sevabıyla. onun film çekme yolculuğunun ortalama üstü bir izleyicinin film izleme serüvenine denk düştüğünü düşünüyorum biraz da. bir izleyici her tür filmden keyif alabiliyorsa bir yönetmen de her tür çekmekten keyif alabilir. "trishna" bu çerçeve içerisinde keyifle izlediğim bir film oldu ama kendi ayakları üzerinde durduğunda senaryo anlamında eksikleri muhakkak. yine de freida pinto'nun varlığı ve ikili bir ilişkinin farklı safhalarına değinme konusundaki ilgi çekici yaklaşımıyla izlenmeyi hak ediyor.


* bundan birkaç ay önce "bir ayrılık"la oscar yarışına giren "dipnot"un kendisi de bir rekabeti anlatıyor. yalnız iran-israil rekabetinin politik altyapısı bir kenara dursun, "dipnot"ta bir baba ve oğulun akademik mücadelesi söz konusu. bir profesörün hem hayatına ilham veren, hem de her zaman gölgesinden çıkmaya çalıştığı babasıyla girdiği "yarış"a odaklanıyor. bence işin kolayına kaçılmış finali dışında eksiği gediği olmayan, harika bir film.

* sinemada adalet/hukuk öyküleri her zaman önemli yer tutmuştur. "ömer beni öldürmek" de o yolun yolcusu. işlemediği bir suçtan dolayı fransa'da hapse atılan mağrip asıllı ömer haddad'ın gerçek öyküsü şüphesiz çok çarpıcı olabilecek bir materyale sahip. ancak aslen iyi bir oyuncu olan roschdy zem'in yönetmen olarak acemiliğine geldiğini düşünüyorum. hem kurgu metodu hikayesini anlatmak için ideal değil, hem de tüm öyküyü oldubittiye getirecek hızda ilerliyor. burada ömer'in dramını da, fransız adalet sisteminin ayrımcı yüzünü de masaya yatırmıyor; seyirciyi arkadan koşmak zorunda bırakıyor. film de olması gerekenden yüzeysel kalıyor haliyle. başroldeki sami bouajila'nın performansı ise mükemmel.
Bağlantı
* "mutluluğa boya beni" zeki bir animasyon ve bir yanıyla da "toy story"yi anımsatıyor. nasıl o pixar harikasında siz arkanızı döndüğünüzde oyuncaklar kendi hayatlarına başlıyorlarsa "mutluluğa boya beni"nin kahramanları da ressam işini bitirdiğinde tablonun içinde özgürlüklerini ilan ediyorlar. fikirsel olarak yaratıcı, görsel olarak keyif verici ve altmetinlere çok açık bir yapıyla "büyüklere çizgi film" sınıfında değerlendirilebilecek iyi bir film.Bağlantı
* bir film festivali daha bitti. "eksildi ömrümüzden, kimbilir kaçıncı film?"

Festival Günlükleri
1. bölüm
2. bölüm
3. bölüm

No comments:

Post a Comment