Tuesday, March 16, 2010

Converse - Wish You Were Here (Şaka Değil Gerçek!)


"Tavizsiz" denebilecek bir insan ya da oluşum yok herhalde artık dünyada, ya da hiç olmadı zaten.. "Hayatta sağlam durmak", "omurgalı olmak", ya da "ilkelerinden ödün vermemek" sadece insanüstü varlıklara özgü olsa gerek; insanlar bu özellikleri taşıyabilecek mental niteliklere sahip değiller açıkçası..

Neden yazdım bunları? Haftasonu bir alışveriş merkezinde bir ayakkabı gördüm, markası da Converse idi.. İlgimi çekmesinin nedeni ise, ayakkabının üzerinde Pink Floyd'un Wish You Were Here albümünün kapak resminin olmasıydı.. Mağazadaki diğer müşteriler için muhtemelen sadece "hoş bir tasarım"dan ibaretti bu.. Benim içinse koca bir sarsıntı daha..

İnsan ister istemez "neden?" diye soruyor.. Roger Waters'ın, David Gilmour-Nick Mason'ın ya da tasarımcı Storm Thorgerson'ın çok mu ihtiyacı vardı acaba bu paraya? Ya da Pink Floyd genç kuşak arasında yeterince popüler mi değildi de böyle bir basitliğe izin verildi?

Tabi ki biliyorum müziğin de en nihayetinde koskoca bir endüstri; gruplar ve albümlerinin de bu endüstrinin bir parçası olduğunu.. Ama unutmamak lazım ki bahsettiğimiz grup Maroon 5 falan değil.. Pink Floyd'un özelde müziğin, genelde de sanatın sanayileşerek kapitalizmin çarkları arasında ezilmesine tam cepheden sesini yükselttiği albüm de aynı Wish You Were Here değil miydi? Nerede kaldı Welcome to the Machine ya da Have A Cigar'ın muhalif duruşu? Kabul, "Pink Floyd bunu daha önce de yaptı" denebilir: 1987'de A Momentary Lapse of Reason turnesinin sponsoru Volkswagen idi ve PF logolu özel üretim bir Golf bile üretilmişti.. Ama o yıllarda David Gilmour önderliğindeki Pink Floyd'un yukarıda söz ettiğimiz anlamda siyasi bir iddiası kalmamıştı; ayrıca, Gilmour kazanılan paranın hayır işleri için kullanıldığını söylemişti (gerçekten de öyleydi)..

Neyse.. İnternette kısa bir araştırma sonunda gördüm ki sadece Wish You Were Here değil, Dark Side of the Moon, hatta belki de gelmiş geçmiş en anti-kapitalist İngiliz rock albümü denebilecek Animals'ın bile kapağı konulmuş "Converse Pink Floyd Shoes" adı altında.. Bilemiyorum, belki de ben eski kafalıyım.. Zamanında o kadar inandığımız, sözlerini büyük bir hayranlıkla okuduğumuz albümlerin kapaklarını genç kızlarımızın ayaklarında görmek acı geliyor bana.. Belki de bu yazıyı okuyan bazı arkadaşlar sevinçle gidip satın alacaklar bu ayakkabılardan zevklerine göre.. Öyle işte.. Üzücü..

Thursday, March 11, 2010

Masumiyet Müzesi ve müzesi

Bence kendi sahasında deplasmanda oynayan bir yazar Orhan Pamuk. Nobel alır yaranamaz, dünya okur ülkesinde satmaz. Işte ben Orhan Pamuk romanlarını seviyorum. Tüm romanlarını okumadım ama Orhan Pamuk okunmaz, zor okunur, anlaşılmaz, diyenleri de anlayamadım bir türlü.



Masumiyet müzesi ise hadi diğerleri zor diyelim kolay okunan bir kitap. Kitap başlarda eğlenceli. İnceden Türk kızlarına ve ailelerine giydiriyor. Yazarın kitapta beklenmedik anlarda ortaya çıkıp kendisiyle ince bir mizahla dalga geçmesi de hoş bir sürpriz oluyor.

Sonra kitap bambaşka bir seyre gidiyor. Sayfalar akıp giderken e hiçbir şey olmuyor sıkıldım hep aynı mekan aynı konu derken kitabı bitirip kapağını kapatınca kitaptaki tüm o duygular beyne hücum ediyor. Kitap insanın içini acıtıp, içini dolduruyor.

İşte bu yüzden kitabın en sonunda başkarakterin son bir cümlesiyle hüngür hüngür ağlamam da sadece o cümle yüzünden değildi bence. "Sadece" bir adamın bir kadına aşkını anlatan bu romanın bıraktığı tat, inceden bir mizah, hikayenin basitliği ama güzelliği, bütün o yılların hep duyduğumuz bildiğimiz değil de bir evin televizyon ekranından anlatımı, tüm romanı kaplayan siyah beyaz resimlerinin, afişlerin, kağıt parçalarının sessiz hüznü ve bir basit adamın aşkının samimiyetini vermesiyle de alakalıydı. Bu romanı beğenmeyen sıkıcı bulan o aşkı inandırıcı bulmayan olur, olabilir ama bence bu duyguları verebilen cümleleri yazan o el gerçek bir romancının elidir.

Sevindirici haber Masumiyet Müzesi Çukurcumada gerçek bir müze olarak Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında Temmuzda açılıyor. Eğer kitaptaki vaat doğruysa kitapla gelen de kitabın içindeki tek kullanımlık biletle o müzeye bedava girebiliyor. Ne diyelim gezip görüp paylaşabilmek dileğiyle.

Sunday, March 7, 2010

82nd Academy Awards


2010 Oscar tahminlerim..

Film : Avatar (evet, The Hurt Locker değil..)

Yönetmen : Kathryn Bigelow (tarihe geçecek..)

Erkek Oyuncu : Jeff Bridges (sonunda..)

Kadın Oyuncu : Sandra Bullock (malesef)

Yardımcı Erkek Oyuncu : Christoph Waltz (muhteşem)

Yardımcı Kadın Oyuncu : Mo'Nique

Özgün Senaryo : Inglourious Basterds

Uyarlama Senaryo : Up in the Air (keşke District 9 ya da Precious olsa..)

Animasyon : Up

Görüntü Yönetmeni : Avatar (Inglourious Basterds ya da The Hurt Locker da olabilir)

Kurgu : Inglourious Basterds

Görsel Efekt : District 9 (Avatar mı alır acaba??)

Yabancı Film : The White Ribbon

Friday, March 5, 2010

Bir Facebook Rezaleti!


Hatırlarsınız, henüz Facebook fln bu kadar popüler olmamışken daha ziyade mail grupları üzerinden sosyalleşirdi insancıklar.. Sosyalleşirdi derken, internet ortamında bunun birden fazla anlamı var tabi ki, bir kısmı da epey olumsuz.. Saçma sapan yüzlerce, binlerce maila muhatap olmuşuzdur hepimiz şu kısacık internet tarihimizde.. Çoğu da spamdir bunların, sırf mail adresimizi kapmak için, ya da reklam amaçlı olarak gönderilirdi.. "Türkiye'nin bor zenginliği" ya da "Danone'nin muhteşem Türk çocuklarının gelişimini bozma planı" gibi akla zarar mailların yanında gerçekten iyi niyetli maillar da düşerdi kutumuza: Afrikalı çocuklara yardım için Unicef'in sitesine bolca tıklama, lösemili bir çocuğa para yardımı vb. mailları da hatırlarsınız herhalde.. Sonra Facebook çıktı, mail gruplarının çekiciliği azaldı (daha doğrusu, gerçek amaçlarına uygun olarak kullanılmaya başladılar), yukarıda bahsettiğim tarzda, yer yer iyi niyetli, ama daha çok da insanları keriz yerine koyarak bundan çıkar sağlamaya yönelik mesajlar bu sosyal paylaşım sitesi üzerinden akmaya başladı..

Geçen gün ise çok ilginç bir mesajla karşılaştım.. arkadaş listemdeki bir insan, bir hazır giyim markasının (isim vermemek lazım tabi) reklamlarında oynamak için yapılan bir yarışmaya ilgili siteye fotoğrafını yüklemek suretiyle katılmış (yanlış anlamadıysam tabi, "casting call"una katıldığını yazmış zira).. İnternet üzerinden verilen oylar kazanmasında etkili olacakmış.. Yıllardır tek kelime etmediğim "arkadaşım", bu vesileyle bana mesaj atarak ve sanki özel olarak bana yazıyormuş gibi "Benim bir konuda yardima ihtiyacim olacak. Sana kolay, bana cok faydali bir sey..." gibi bir ifadeyle başlamış cümlelerine.. Kısacası benden oy istiyor, bununla da kalmıyor, benim de arkadaşlarımdan onun için oy istememi istiyor.. Birden fazla oy atılması mümkünmüş üstelik.. Akıl veriyor bir de, arkadaşlarıma atabileceğim mesajı da eklemiş mesajına:

1) X'in dunya capinda actigi bir yarismada, Turkiye'nin ve de Turkiye'den de arkadasimiz Y'nin secilebilmesi soz konusu.
2) Hem Turkiyenin ve hem de Y'nin secilebilmesi icin herkezin bu maili olabildigince cok kisiye iletmesi ve hergun
asagidaki linke girerek oy kullanmasi gerekiyor.
BU IKI HAFTA BOYUNCA !! (her gun tekrar oy gondermek mumkun)

LUTFEN HERKEZ FORWARD ETSIN VE LINKE GIREREK HER GUN OY VERSIN, ACILEN. Once kisa bir Sign Up'tan sonra oy vermek mumkun.

Dönüyoruz başa.. eskiden bu tarz mesaj-maillar en azından görünürde yardım için, iyilik için, insanlık için, ya da vatan-millet fln için olurdu.. şimdi ise listesindeki belki 1000 insana jenerik bir mesaj göndererek ünlü bir firmanın reklamında oynayabilmek için oy isteyebiliyor bir insan.. utanmadan, sıkılmadan..

Ne diyebilirim ki.. Umarım onunla veya ona oy veren/verecek olan insan tipiyle pek sık karşılaşmam hayatımın geri kalanında.. Size de aynısını tavsiye ederim..

Sinirlendim evet!

Alkazardan ne kalacak geriye

Geçen sene festivalde izlemek istediğim ama kaçırdığım bir filmdi bulanık sular. İki hafta önce Alkazar’da izleme fırsatı buldum bu filmi. Ancak yazmaya fırsat kalmadan Alkazar sinemasının kapandığını öğrenince elim gitmedi bir şey yazmaya. Beyoğlu sinemasında da burulmuştum ama bu sefer anılarımdan bir yer siliniyor gibi geldi işte. Düşünsenize 1923’ten beri oradaymış o sinema, cumhuriyetle aynı yaşta. Yani sadece anılardan silinmiyor, biraz da tarih siliyor hissi dokunuyor insana kanımca.



Bilmem herkes öyle midir ama ben sevdiğim filmleri hangi sinemada gittiğimi çok iyi hatırlarım. Diğerlerinin yanında İngiliz hasta deyince Alkazar gelir aklıma örneğin, bir de Eternal Sunshine of the Spotless Mind. Bu filmlerden midir, o güzelim binadan mıdır, salonun ince uzun garip şeklinden midir eski kokusundan mıdır, bende bıraktığı anılardan mıdır… severim alkazarı severdim demek zor geldi şimdi. Babalarımızdan duyduğumuz eskiden burada sinema vardı, ne güzel filmler gösterilirdi nostaljisini yapacak yaşlara geldik demek ki. Ama olay nostalji değil sadece. Tüm sinemalar bonuslu megalı olacak memlekette anlaşılan, amcalar eski fenerleriyle yer göstermeyecekler, biz elektronik sayaçlara okutacağız biletleri. Tamam daha konforlu belki, ama ben o eski koltukları nedensizce seviyorum işte!

Alkazarın ise akibeti belli değil henüz. Müze olma ihtimali umarız ki gerçek olur, en azından o güzel binada anılar korunur. Bulanık sulara gelince gerçek dram özleyenlere, adalet duygusunu tartmak isteyenlere, iki farklı açıdan tek bir film görmek isteyenlere tavsiye olunur..

Ümit vaadeden ama sonunu getiremeyen gruplar çöplüğü..


Pela da dağılmış.. "3 sene oldu, gelmiyor mu bunların yeni albümü?" diye aranırken sağda solda, Wikipedia'da okudum, Eylül 2009'da duyurmuşlar dağıldıklarını, "plak şirketi sıkıntıları ve kişisel yaralanmalar nedeniyle".. Güzel albümdü halbuki "Anytown Graffiti", Tenement Teeth bağıra bağıra söylemeyi en çok sevdiğim şarkılardan biri oluvermişti çabucak.. Canları sağolsun..

Thursday, March 4, 2010

Midlake - The Courage of Others


Midlake'in uzun zamandır beklenen/beklediğim son albümü "The Courage of Others"a nihayet kavuştuk..

2006 tarihli güzeller güzeli "The Trials of Van Occupanther"dan sonra ne yapacakları merak konusuydu, zira "bunu nasıl aşacaklar?" gibi devasa bir soru, geçmişte sık sık örneklerini gördüğümüz gibi (bkz: Doves, Interpol, The Stills..) Midlake'in de önünde acımasızca duruyordu..

Grup yine benzer temalar etrafında dönüyor albüm boyunca; insanlık halleri, kır-köy-kasaba, yaşam, ölüm.. Bu defa daha çok Britanya folkuyla içli dışlı olmuşlar söylediklerine göre.. Bir önceki albümleri gibi yine uysallığıyla etkileyen bir albüm "The Courage of Others"; daha az köşe, daha çok sakinlikle birlikte.. Tim Smith'in vokalleri daha tek düze bir tonda ilerlese de yine son derece yumuşak ve hassas.. Parçaların geçişleri belli belirsiz, sanki tüm albüm tek bir şarkıymışçasına akıp gidiyor, kulakta herhangi bir rahatsızlık yaratmadan.. Ton ve tarz olarak diğerlerinden biraz farklı olan parça belki de kısacık "Fortune", sanki "Van Occupanther"dan fırlamış gibi.. Oldukça düşük bir tempoda ilerleyen albümün ilginç bir yanı, ne kadar sık dinlerseniz dinleyin, şarkıların tek tek güzelliğinin farkına her seferinde varabilmeniz, albüm bittikten sonra "vay be, ne albüm ama" demeniz, ama sonra şarkıların isimlerini ya da hangi melodinin hangi parçada geçtiğini hatırlayamamanız.. En azından benim yaşadığım bir şey bu.. Herhalde şöyle demek en doğrusu: "The Courage of Others"da grubun önceki hitleri "Head Home" ya da "Roscoe" gibi bir anda öne fırlayan parçalar yok; daha ziyade bütünsel bir güzellik söz konusu, ve belki de en azından bu açıdan albümün "The Trials of Van Occupanther"dan bir adım önde olduğunu söyleyebilirim.

"The Courage of Others" rahatça dinlenebilecek ve üzerinde çok da kafa patlatmadan da zevk alınabilecek bir albüm; içindeki cevherleri ısrarlı dinleyişlerle yavaş yavaş ortaya çıkarmak ise tamamen dinleyicinin meziyetine kalmış..

Ps: Tabi ki herkes benim gibi düşünmüyor: http://pitchfork.com/reviews/albums/13885-the-courage-of-others/